Mehmet Baransu tutuklandı. Ve tartışma başladı.

Bunlar arasında Baransu’nun gazeteciliği, gazeteciliğinin etik sınırları, Balyoz davasıyla ilgili ortada bir kumpas olup olmadığı, varsa Baransu’nun bu kumpasta yer alıp almadığı da var.

Önce bir temizlikte fayda var.

Baransu’nun tutuklanmasının bu konuların çoğuyla doğrudan ilgisi yok.

Nitekim mahkeme, kumpas, örgüt, sahtecilik gibi iddialarla ilgili tutuklama talebini delil yetersizliği nedeniyle reddetmiş bulunuyor.

Peki neden tutuklandı Baransu?

Malum: Balyoz davasıyla ilgili olarak devletin gizli belgelerini ele geçirdiği için tutuklandı.

O zaman soru şudur:

Bu belgeler, henüz sonuçlanmamış bir darbe girişimi davasına konu olduklarına, suç unsuru taşıdıkları iddiasına maruz kaldıklarına göre, nasıl olur da “devlet sırrı” kapsamına girer? Dahası, nasıl olur da bir suç unsurunu ortaya çıkaran, açığa çıkaran gazeteci bu yüzden tutuklanır?

Baransu’nun tutuklanması, hukuk devleti ve basın özgürlüğü ilkelerine aykırı bir durumdur.

Şimdi gelelim tartışmanın diğer tarafına...

Balyoz davası, kumpas, darbe tartışmalarına...

Baransu 1. Ordu’da yapılan bir tatbikatın kayıtları ve belgelerini elde edip, gazetesine getirip yayınlamaya başladığı andan itibaren Türkiye’de siyasetin seyri değişti. Bu belgeler arasında yer alan ses kayıtları açık bir biçimde bir kalkışma ortamının hazırlığını gösteriyordu.

Durum bugün de bu açıdan hiç bir şekilde değişmiş değil...

Ordu Komutanı Çetin Doğan liderliğinde EMASYA Birlikleri ve planlarının da kullanıldığı bir darbe provası yapılmıştı bu tatbikatta.

Kişiler, konuşma kayıtları ikna edici olmanın ötesinde, açıktı.

Ancak değişim, iktidar kavgaları, cemaatler itiş kakışları diyarında her şey tam ak tam kara olamıyor.

Nitekim Baransu’nun getirdiği belgeler arasındaki bir CD’de bulunan, daha sonra Gölcük’de orjinallerinin “ele geçirilen” kimi evrakların zaman içinde sahte olduklarına dair kuvvetli şüpheler uyandı. Tarih, isim, sistem, rütbe tutarsızlıkları, mahkeme heyetinin bunlara kulak vermemesi (pek çok kişi gibi benim açımdan da) başka bir soruyu devreye soktu:

Bu dava “otonom yapı” tarafından kullanılan, doğru bulgulara eklenen sahte verilerle bir tasfiye ve hükümranlık operasyonuna dönüştürülmek istenen bir dava olabilir miydi?

Bu kanaat de en az darbe girişimi ve verileri kadar ikna ediciydi ve hala edicidir.

Nitekim cemaatin eylemleri ve dokusu ortaya çıktıkça, adliye yapısı değiştikçe bu şüpheye dair kanıtlar arttı. Ve en nihayet Anayasa Mahkemesi bu istikamette hak ihlali tespitinde ve yeniden yargılanma önerisinde bulundu.

Darbeciler, tasfiyeciler ve kurbanlar...

Doğru ve yanlış bir arada...

Bugün Balyoz gerçeği bu iki yönü de içeriyor.

Ancak bir ceza davasında kurgu, kanıtta, evrakta “doğrular” yanında “sahteleri” de içerdiği an, suçlama düşer.

Bugün bu dava bu istikamette ilerliyor.

Bundan memnun olmak gerekir, zira hakkı yenen, haksız suçlamalarla karşı karşıya kalan pek çok kişi bu sayede aklanacak. Ses kayıtlarının işaret ettiği darbenin planlayıcıları ise, bu işten paçayı kurtarsalar bile, akılda, vicdanlarda ve belgelerde her zaman darbeci olarak kalacaklar. 

Siyasi eğilimleriyle cemaati bu işten uzak tutmak isteyenler, kafalarında yeni siyasi yelpazeler üretenler, işi bir ego kavgasına çevirenler ne derse desin, gerçeğe en yakın görüntü şu anda budur.

İşin bir başka boyutu daha var:

Bir sahtecilik söz konusuysa, bunu kim yaptı, sorumluları kim, Baransu bu işin neresine oturuyor? Basının bir bölümü bu çerçevede kullanıldı mı? Bir bölümü ise operatörlük mü yaptı?

Bunlar önemli sorulardır.

Ve hukuk çerçevesinde somut kanıtlarla yanıt bekliyorlar.

Cemaate karşı verilecek (bence haklı) mücadele, örneğin, Balyoz davasının sahte olduğu iddia edilen belgelerinin nasıl ve kimler tarafından hazırlandığı hukuk kuralları içinde ortaya çıkarılırsa, inandırıcı ve meşru olur.

Aksi halde Türkiye, Çetin Doğan mı yoksa Mehmet Baransu mu kumpasçı ya da kahraman, gibi şizofrenik tartışmalara mahkum olmaya devam eder...

  • Abone ol