Bu yıl 1915'in yüzüncü yılı.

Sözünü ettiğimiz Çanakkale Savaşı değil.
Sözünü ettiğimiz tehcir...
1915 Ermenilerin bu topraklardan sürülüp atıldıkları tarihtir.

Talat Paşa defterine göre sayılarının 1,5 milyondan 300 bine düştüğü tarih.
Kaçı göçtü, kaçı yolda öldü, kaçı öldürüldü?
İddialar muhtelif. Teknelere bindirilip denize atılanlardan da söz eder tarih, İttihat Terakki güdümündeki çetelerce boğazlananlardan da, başı taşla ezilerek öldürülenden de…
En büyük kayıpların açlık ve sefalet yüzünden verildiğine hiç şüphe yoktur, Ermenilerin yoğun oldukları vilayetlerden Der Zor'a giden zorunlu ve zorlu yürüyüşte.

Ölüm ve giden sayısı devasa olunca, işe şu ya da bu “neden”i tartışarak başlamanın ahlaken anlamı kalmaz.
1915'i “soykırımdı (ki bence öyle) ya da değildi” tartışmasına sıkıştırmak mana taşımaz…
Bundan 7 yıl önce, Hrant Dink'in katlinden 1 yıl sonra Türkiye bir özür kampanyasına tanıklık yapmıştı. Metni kaleme ben ve Cengiz Aktar birlikte almıştık. O zaman da meselemiz aynıydı: “Olanı nasıl adlandırırsan adlandır ama gör, bu topraklarda yaşıyorsan, atan buralarda yaşamışsa, görmek, hatırlamak ve hatırlatmak senin ahlaki görevindir. Hem tarihi, hem kendi milletine, hem gelecek kuşaklara, hem yitip gidenlere karşı…"

Aralık 2008'de bir imza kampanyasının metni şöyleydi:
“1915'de Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum..."
Bu metni Türkiye'de endişe duymadan ya da buna rağmen 30.000 insan imzaladı.
Önemliydi.
Geçen yıl Başbakanlık 24 Nisan'da, bu yıl ise Dink'in ölüm yıldönümü vesilesiyle önemli bir adım atmış ve 1915'te ölenlere taziyelerini sunmuştu.
Yeterli olmamakla birlikte yıllardır atılamamış gerekli bir adımdı bu.

Aydın, toplum, hatta devlet ağır aksak da olsa, birbirini izliyorlar. Tarihi bilmek, acıyı paylaşmak istikametinde yol alıyorlar.
Bu yol alındıkça Türk kimliği arınacak, demokratik olarak yeniden kurulma imkanlarına kavuşacaktır. Bir aydının, kendi tarihine, kendi toplumuna, kendi milletine en büyük borcu da bu kuruluşa katkıdır.
Yüzleşmeler bastırılmış belleği su yüzüne çıkarırlar, kimlik ve kişilik oluşturan savunma mekanizmalarını sarsar, derin dalgalanmalar yaratırlar. Her yüzleşme bir vesile, bir olay, bir durumla başlar. Ardından onları aşarak, insanın ya da toplumun kendisine dönük derin bir sorgulama haline dönüşür.
İş budur, mesele budur.
Unutmamak gerekir ki bu topraklarda tarih sadece bir kesimin, bir kimliğin, bir mağduriyetin tarihi değildir.
Ama unutuyoruz.

Ve yol alış sadece ağır olmuyor. Zaman durma halleri, hatta geri dönüşler içeriyor.
2005 ve 2006'da 1915'i hararetle tartışan ülkenin, 2007-2009 arasında bu meseleseyi her alanda, her platformda dilinden düşürmeyen çevrelerin yerinde bugün yeller esiyor.
1915'in yüzüncü yılı, Türkiye'de dönüşümü yansıtmayan bir sönüklük ve durağanlıkta geçiyor.
Ne doğru dürüst bir televizyon programı var, ne bir tartışma programı (merkez medya patronlarının bu konuda da elini kolunu hükümetin bağladığı iddia edilmeyecektir herhalde), ne kuvvetli sivil toplum çabaları, filmler, dokümanterler, vs…
1915'in, Papa'nın soykırım sözleri ile hükümetin ona verdiği sert yanıtlara sıkışması kimi rahatsız etmelidir?
Şunu bilmekte de fayda var: Korkular ve tabular çağdaş Türk kimliğinin ayrılmaz parçası haline getirildikçe, kimlik sadece savunma mantığı üzerine kuruldukça, otoriter siyasi zihniyet ve yapılanma varlığını fütursuzca ve belli bir meşruiyet dozu
etrafında sürdürmektedir.

Tarihle yüzleşme bizi özgürleştirecektir.

  • Abone ol