Türkiye açısından da bakıldığında nasıl adlandırırsak adlandıralım, Doğu-Batı ya da dindar-seküler yaşam alanları ve değerleri hemen her zaman toplumun ve siyasetin merkezindeki belirleyiciler arasında yer almıştır.


Ülkenin yaşadığı tüm değişim öyküsüne rağmen bugün “masa”da yine aynı mesele, aynı çatışma ekseni duruyor. Tartışmalar, kutuplaşmalar bir tür bu eksenin etrafında devam ediyor.

Asli çelişkiler etrafındaki kutuplaşmalar siyasal ve sosyolojik anlamda birer “çatışma”dır, “çatışma hali”dir.
Kutuplaşmanın tahribatına bu noktadan bakmakta fayda var.

Siyasetin ana eksenini çatışma oluşturunca, güç merkezli tahlil, tavır ve beklentiler öne çıkar.
“Güç”, fikrin önüne geçer, iç sorunlar, iç dinamikler kutuplaşma bağrışları arasında ikinci plana düşer.
“Güç”e endeksli siyaset algısı doğallaşmaya başlar. Toplumdaki görüşler kutuplaşır, kutuplar homojenleşir.
Bu tablo bizde daha koyudur.

Zira Türkiye toplum, siyaset ve özgürlükler alanının hâlâ sınırlı olduğu, ataerkil zihniyetin at koşturduğu, üstelik “Batı-Doğu kimliklerinin fay hattı” üzerinde yer alan bir ülkedir.

Tablo koyulaşınca iç sorunlar unutulur. Herkesin figüran olacağı bir güç oyunu yaratılır.
Bugün her olay savcının öldürülmesi, Ağrı hadiseleri insanları cephelerine, siyasi pozisyonlarına göre tavır almaya itmiyor mu?
Böyle durumlarda sıcak toplumsal sorunlar, özgürlük, demokrasi, laiklik, vatandaşlık, yoksulluk sorunları bile bu güç arayışına kilitlenir; beteri alabildiğince bu sorunlar “sil baştan” ele alınıp tanımlanmaya çalışılır.

Zira “fayda kartları” yeniden karılır. Siyasi partilerden gazetelere, yazarlardan devlet birimlerine kişilerin ve kurumların çıkarlarından hareketle aldıkları pozisyonlar ile yaptıkları güç analizleri, attıkları demokrasi çığlıkları birbirine karışır.
Bazı istisnalar dışında, taraflar tüm farklılıklarına rağmen “güce” endeksli “kimlik” çıkarını ortak dil kılarlar.

Gerek siyaseti gerek zihniyeti açısından yaşadığı ağır bunalımları “kuvvet mikrobu”ndan, kapan bu ülke için, karşı karşıya bulunduğumuz kutuplaşma koşulları yine yapacağını yapıyor. Tepkisel bir siyaset algısı öne çıkıyor.
İç siyasette iktidarın meşruiyetine ilişkin çatışmalar, tepki merkezli faydadan hareketle şekillenecek, yeknesak bir tutuma mahkum olacak bir saflaşmaya işaret ediyor...

İki tür tepkisellik, iki tür faydacılık, iki tür çatışma ekseni üst üste oturunca, ortaya çıkacak genel tabloyu tahmin etmek zor olmasa gerekir...

Kanımız odur ki, bu durumun devlet-siyaset, devlet-toplum ilişkilerine faturası olur.
Aynı manzaranın “ataerkil” zihniyeti beslemesi de keza öyle. Zira ister milliyetçi kültür olsun, ister devletçi; kendisini içeriden dönüştürerek üretemeyen bir yapı, dış girdilerle kendisini yırtarak, parçalara bölerek olduğu gibi üretir. Ve bu koşullarda hem siyasal alanda hem toplumsal alanda “özgürlükler zemininin biraz daha kayması” kaçınılmaz olur.
Demokratik reflekse sahip toplumlar bu tür tahribatları siyasetiyle, aydınıyla, kurumlarıyla en aza indirir.
Türkiye ise bu virus karşısında korunmanın araç ve mekanizmalarından tümüyle uzak duruyor.

  • Abone ol