Dünyanın dört bir köşesinde insanlar sokağa çıkıyor. Toplumsal tepkilerin bir yanı global dünyanın eşitsizliklerine ve gidişine, diğer yanı popülizme, onun ürettiği kaosa, kutuplaştırma politikalarına ve yönetim beceriksizliklerine yöneliktir.

Türkiye’de siyaset meydan okumaya indirgenmiş halde. Bu iklimde siyasi iktidarın tutumu ve güç gösterileri üzerinden beka meselesinden, dost-düşman ayrımından, başka bir şey konuşmaz halde.

Beka söylemi ve politikalarına coşkuyla destek verenler ile buna endişeyle itiraz edenler arasındaki yarılma malum.

Beteri, hemen her düzeyde, siyaset, basın, üniversite, düşünce dünyasında içimize kapanmamız, burnumuzun ucundan ötesini görememez hale gelmemizdir.

Gezi olaylarını darbe girişimi olarak tanımlayan resmi bir bakış, buna suçlu uyduran bir yargı politikasıyla simgelediği düzen olanca ağırlığıyla dünyamıza hakim. Toplumsal siyaset ve talep, ihanet, baskı, kandırılma, kırılma gibi tabirlerle karşılanıyor. İçeride itiraz etmek, yeni fikir üretmek, farklı öneride bulunmak, hatta düşünmek ile suç sınırlarında dolaşmak, işsiz kalmak anlamına geliyor. 17 rap müzisyenin yaptığı, genç neslin siyasetten ekonomiye, popüler kültürden ahlaka, çevreden geleneğe kadar itirazını ifade eden bir müzik parçası, “Susamam” bile böyle karşılanmadı mı? Bahçeli’nin, bu sayfada daha önce de hatırlattığım şu sözleri hiç unutulmamalı: “O rapi yeni yetişen nesil bütünüyle ya da parça parça kabul ederse yönlendiren çevre, grup veya kişiler dış destek bulurlar Türkiye’yi  karmakarışık hale getirirler. Rap adına Türkiye’de darbe yapmaya heveslenen insanlar türer. Yazacak başka bir şey mi bulamadılar?..”

Siyaset ve düşünce karşıtı bu savaş dili nafiledir.

Dünya fokurduyor. Irak, Şili, Cezayir, Bolivya, Ekvator, Haiti, Katalonya, Hong Kong, İspanya, Lübnan, Sudan sokaklarında büyük bir itiraz ve tepki havası esiyor. Ülkeden ülkeye nedenler farklı ama tepkiler benzer. Bunlar ne darbe girişimlerini ne de ihaneti temsil ediyor.

Ortak noktaları, memnuniyetsizlik, itiraz, değişim talebinden oluşuyor.

Değişim talebi sosyal-ekonomik-ahlaki unsurlara dayanıyor. Bu talebi üreten, globalleşmenin olumsuz etkileri, orta sınıflar üzerindeki ekonomik baskı, göç dalgaları, sert ve çatışmalı kültür karşılaşmaları, temsil düzenlerinin yaşadığı tahribat, iktidardaki kişiselleşme eğilimi ya da popülizmin yükselmesi.

Bunlar karşısında, adalet, şeffaflık, eşitlik, yaşanabilir bir çevre dört temel öge olarak öne çıkıyor.

Ahmet İnsel’in Birikim sitesinde yayınlanan ülkeler bazında ayrıntılı bilgiler veren ve tespitler içeren, önemli yazısının kimi kısımlarını birlikte okuyalım:

“‘Yeter Artık’ 2014’te Buteflika’nın yeniden ve dördüncü defa Cezayir cumhurbaşkanlığına aday olmasına karşı başlayan “Barakat” hareketi, “yeter artık” sözcüğünü bir muhalefet hareketinin adına dönüştürmüştü. Beş yıl sonra Cezayir’de Buteflika beşinci kez aday olmaya kalkınca, barışçıl halk ayaklanması aynı sloganla rejimi temellerinden çatırdatmaya başladı. Aynı slogan geçtiğimiz günlerde Bolivya’da Evo Morales’in anayasayı ve halk oylaması sonuçlarını çiğneyerek, dördüncü kez başkanlık seçimine aday olmasına karşı da kullanılıyordu. Seçimin birinci turunu, seçim sonuçlarındaki bir puan farkla ve muhtemelen sayım sırasında yapılan son an müdahalesiyle kazanan Morales’in taraftarlarıyla bu duruma isyan edenlerin arasında başlayan sokak çatışmalarında da slogan, “Evo, Basta!”. Ekvator Ginesi’nde başkan Alpha Conde’nin, anayasal kuralı çiğneyerek üçüncü kez seçilmek için manevralar yapmaya başlamasını protesto eden, ülke nüfusunun (1,2 milyon) belki üçte birini oluşturan göstericiler de başkent Konakri’de Susu dilinde “Amulanfe!” (≠Amoulanfe) diye bağırarak yürüyorlar...”

Şöyle devam ediyor:

“Elbette her ülkenin kendi öznelliği içinde kendini ifade ediyor bu ‘Yeter Artık’ isyanları. Haiti’de yoksulluk; Şili’de Pinochet ve Şikago çocuklarının ülkede yarattığı büyük sosyal tahribat ve diktatörlük devrildikten sonra bu tahribatın kurumlaşmasına devam eden hükümetlerin zengin dostu politikaları; Lübnan’da yolsuzluk ve cemaatler dengesine dayalı siyasal sistemin yarattığı koyu akraba/yandaş kayırmacılığı (nepotizm); Katalunya’da Kastillanların kibir, horgörü ve bürokratik savurganlığı; Cezayir’de petrol gelirlerinin başına çöreklenmiş asker-bürokrat-iş insanı kliğinin on yıllardır devam eden tahakkümü; Irak’ta kukla yönetimlerin yolsuzluk, kayırmacılık ve yağmacılık sarmalı (Irak’ta 2003’ten beri yolsuzluğun toplam maliyetinin dört yüz milyar dolardan biraz fazla, iki yıllık ulusal gelire eşit olduğu tahmin ediliyor)… Yeter Artık hareketlerinin hepsi, farklı biçimlerde ifade etseler de, bir demokrasi talebini öne çıkartıyorlar...”

İnsel’in son vurgusu özellikle önemli.

Demokrasi bir yandan geriliyor, diğer yandan demokrasiye talep artıyor.

Pek çoğu kentli bu büyük tepkiler, yaşadığımız dönem bakımından hafife alınmayacak önemde görünüyor. Eşitsizlik ve dengesizliğe, hoyratlık ve keyfiliğe, onları üreten siyasi anlayışa karşı, bu denli yangın, birbirinden bağımsız ve kesişen itiraz dalgaları her zaman oluşmaz.

Bu konuda Fransa’da yeni bir kitabı çıkan gazeteci Alexandre Devecchio, durumu “toplumsuz, halksız demokrasiler”e verilen tepkiler olarak değerlendiriyor. Kimi yerler, örneğin bazı Batı ülkeleri temel hak ve özgürlüklere saygılı olmakla birlikte, liderler politik kararlarıyla hoyrat, bunun sonuçlarına duyarsız, kurumların önüne geçen, yukarıdan aşağıya çalışan bir mekanizma inşa ediyorlar. Bu, Devecchio’ya göre geleneksel siyasi ayrımları altüst eden bir gelişme, toplumsal hareketler de bunun karşılığını oluşturuyor. Ve bunun popülist düzenleri terbiye edeceğini düşünüyor.

Terbiye edip etmeyeceği oldukça şüpheli ancak, bu reaksiyonlar sadece globalizmin etkilerine değil, popülizme, bu anlayışın ürettiği kaosa, kutuplaştırma politikalarına ve yönetim beceriksizliklerine yöneliktir.

  • Abone ol