Siyaset ve kültür kavgalarında debelenme, bize, sıkça, aslen kim olduğumuzu unutuyor.

Biz sadece Türkler, Kürtler Ermeniler, Rumlar değiliz. Sadece Müslüman, Hristiyan veya inançsızlardan da oluşmuyoruz. 

Aynı zamanda insanlık ailesinin mensuplarıyız. 

Bu mensubiyet, belleğimizi, bilgimizi, maddi varoluşumuzu, hatta biricik saydığımız aidiyetlerimizi kuşatan ve belirleyen büyük tarihsel bir öyküye işaret eder. Bugünün insanı, her yerde, içine doğduğu bellek ve bilgi mirasıyla bu  tarihsel öykünün uzantısıdır, onunla ve o sayede vardır. 

Bir yanıyla tarihsel olan bu öykü, diğer yanıyla “eşzamanlı” bir boyuta sahiptir. İyiliğin, kötülüğün, hastalığın, bilginin, tekniğin, kültürler arası geçişkenliği, aynı çağın insanlarını bu alışverişin de ortağı ve ürünü kılar.

Farklı zamanlarda, farklı kültürlerin hukuki, siyasi, ekonomik, etik, estetik birikimleriyle insanlık ve öyküsü, özünde, evrenselliğin gücü, önemi ve değerine işaret eder. 

Velhasıl hikayemiz sadece yerel ve yerli değildir. 

Hikayemiz rekabetten, insan gruplarının paylaşım, bölüşüm, değer çatışmasından ibaret de değildir. 

Hikayemiz, bunlar yanında, önemli bir yönüyle, tarihsel bir miras, yüzlerce yıllık bir bellek, egemen karşısında insanoğlunun her dönem verdiği hak, eşitlik, adalet mücadelesi ile bunun kazanımlarından oluşur. 

Onlarla yaşar, onlarla nefes alırız. Sözcükler gibi, nereden geldiklerini sorgulamaz, sadece kendimizin kılar ve kullanırız. 

Son yıllarda özellikle bu ülkede bu bakımdan kim olduğumuzu iyice unuttuk.

Yerli ve milli vurgusunu, diğer medeniyetlerle adeta açık savaşı tarif eden bir hale getirdik. Beka, tehdit, tehlike, dış düşman, Batı karşıtlığı vurgularıyla sistem, iktidar ve kurumları, tüm toplumu cenderesine alarak bir “çatışma psikolojisi” üretiyor ve yayıyor. Her zaafa düşmesinde bu üretim pompasına tekrar el atıyor. 

Ayasofya tartışması bunun yeni, açık ve tipik örneklerinden birisi.

Cumhurbaşkanının telkinleriyle Ayasofya’da Fetih suresinin okutulması, yeniden camiye dönüşmesine gönderme yapılması, “fetih duygusunun kaşınma”sı, siyasi zaaflarla ilgili biçimde karşımıza çıkıyor. İktidar, Ayasofya dahil, seçmen kitlesini tahkim edeceğini düşündüğü her şeye el atıyor ve onu araç haline getiriyor.

Mabetlerin el değiştirmesi, dinler arası temas bölgelerinin, Endülüs’ün, Osmanlı bakiyesinin bilinen öykülerindendir.

Kiliseler pek çok yerde camiye çevrilmiş, kaybedilen Osmanlı topraklarındaki camiler kiliseye döndürülmüştür. 

Aslında, mabet mekanları mabet olarak korunmuştur. 

Ancak kimi mabetler, sanat, mimarlık ve insanlık tarihinin o denli güçlü izlerini taşırlar ki, bu değişimi zora sokarlar. 

Ayasofya bunlardan birisidir.

Ayasofya, kubbelerinde, duvarlarında, mahzeninde yer alan, tonlarca altın, gümüş, renkli cam, pişmiş toprak, renkli mermerle, kimi 6.  kimi 9. Yüzyılda yapılmış mozaiklerle bezeli bir mabettir.

Kubbesindeki kucağında çocuk Hz. İsa bulunan Hz. Meryem mozaiği, Vaftizci Yahya, Hz. Meryem, Hz. İsa yer aldıkları kıyamet günü mozaik panosu, Bizans İmparatoru Komnemos ve oğullarına ait Hz. Meryem’li başka pano ve diğeriyle

Ayasofya mozaikleri, Helenistik dönem tasvir sanatının en güzel örnekleri arasında kabul edilir.

Tüm bu eserler, bir kültüre ait olmak kadar, insanlığa da aittir. 

İnsanlığın mirasıdır.  Hepimizindir.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi demek, bu mozaiklerin, mozaiklerdeki suretlerin  kapatılması, o mirasın örtülmesi demektir. 

Nitekim Ayasofya 1453’te, fetihten sonra, cami haline çevrilince , insan figürleri sıvayla kapatılmıştı. 18. Yüzyıl sonlarına gelindiğinde ise tüm mozaiklerin üzerine badana çekilmişti. Fatih Sultan Mehmet, her şeye rağmen, kilisenin Azize Sofya olan adını değiştirmemiş, ana kubbedeki İsa’yı tasvir eden mozaiği insan suretini resmetmesine rağmen açıkta bıraktırmıştı, ta ki 1660’lerde bir kazasker, bu mozaiği sıvayla kapatana kadar.

Tekrar bunu mu yapmak istiyoruz?

Bu çağda buna hakkımız var mı?

Ayasofya 1935’te doğru bir kararla müze yapıldı. 

O tarihten bu yana statüsü İslami çevrelerde bir hassasiyet konusu oldu. 

Ne var ki, bu karar bir caminin müzeye çevrilmesini değil, tarihin, evrensel olanın korunmasını ifade ediyordu. 

Muhafazakar çevreler, Ayasofya’yı bir fetih nesnesi, din dışı bir siyasetten geri dönüş simgesi olarak görmekten artık vazgeçmelidir.

Muhafazakar iktidarlar da bu duyguyla oynamayı bırakmalıdır.

Türkiye bunu fazlasıyla hakkediyor.

  • Abone ol