Temmuz 2016 darbe girişimi, etkileri hala süren iki sonuca yol açtı.  

Bir yanda görülmemiş bir devlet krizi yaşandı. Ülke, başta güvenlik kurumları olmak üzere, pek çok devlet kurumunun içinin kendiliğinden boşalmasına ve işlev zaafına düşmesine tanıklık yapmıştı. Yeniden yapılanma politikalarını kaçılmaz hale getiren bir veçheydi bu. 

Diğer yandan, darbe girişimi, siyasi iktidarın otoriter hamlelerine de zemin oluşurdu. Krizin çapını aşan bir tasfiye dalgasına, kurumları şahıslara bağlayarak gelenek ve dokularını bu istikamette değiştirmeye, başka bir ifadeyle bir tür “kurumsuzlaştırma” eğilimine “gerekçe” oluşturdu. Yeniden yapılanma politikalarının itici gücü de bu eğilim oldu. 

Muhalefet, akademik dünya, iç ve dış siyasi gözlemciler, nedense, madalyonun bu ikinci yüzüyle, yeniden yapılanma stratejileriyle pek az ilgilendiler. 

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu yeniden yapılanmanın en kuvvetli yaşandığı kurumlardan biri oldu. Bu durum ve kurumun önemi tartışılmaz. Asker-siyaset ilişkileri bu ülkenin tarihinin çok önemli bir kalemini oluşturur. Bundan sonra oluşturmayacağını da kimse garanti edemez. En azından müdahaleci geleneği olan silahlı bir gücün nasıl yapılandığı, nasıl işlediği, demokratik düzen bakımından son derece önemlidir. 

Nitekim asker-siyaset ilişkisi, (amacı ne olursa olsun) amiraller bildirisiyle gündeme ve akıllara, boşuna gelmedi.  

Asker-siyaset ilişkisi bitmiştir kanaati  yaygın olsa da, iktidar kimi gerçeklerin farkında olmalıdır.  

Nitekim Erdoğan’ın bildiri konusunda beklenen daha yumuşak çıkışı, bildirideki iddialara cevap vermesi, “Montreux değişmeyecek, tekkede amiral görüntüsünden biz de rahatsızız” mealindeki açıklamaları, bildirinin merkezi olarak CHP’yi göstermesinin anlamı da muhtemelen bu farkındalıkta yatıyor. Yine muhtemelen, ordu rahatsızlığı dikkate alan Erdoğan, Akar’ın da tavsiyesiyle, asker meselesini kutuplaştırma siyasetinin dışında tutmaya çalıştığı anlaşılıyor.  

Bunun yanında, Milli Savunma Bakanı Akar’ın görüştüğü gazetecilere, bildirinin ordu içi bağlantılarının araştırıldığını söylemesi, Selvi’nin, dünkü yazısında sürmekte olan soruşturmanın temel ayaklarından birisini bu muhtemel bağın oluşturduğu belirtmesi de, bu bakımdan oldukça anlamlıdır. 

Peki, bu neyin farkındalığıdır.  

Yanıtı, ordu kurumunun 16 Temmuz sonrası yapısı etrafında düşünmek gerektirir.  

Bugün askerin niteliği ve efektifi ile bilgiler, kamuoyuna hiç olmadığı kadar kapalı. Ancak buna rağmen bakanlığın yıldan yıla açıkladığı, “kaç kişi atıldı, kaç kişi alındı” türden veriler üzerinden bir çerçeve oluşturmak mümkün. 

Daha önce bu köşede yazdım, tekrar edeyim:  

“2020 Haziran itibariyle, (jandarma hariç) ordudan yaklaşık 20.000 kişi ihraç edilmişti. Akar’ın 2019 bütçe konuşmasında verdiği bilgilere göre, bunların yerine 50.000 kişi ordu bünyesine katıldı. Bu, 50.000 kişi nereden ve nasıl temin edildi? 2019 verileriyle, önce elde, Milli Savunma Üniversitesi’nden hızlandırılmış eğitimle (2 yıl) mezun olmuş 5000 subay astsubay var. Buna yanında, çeşitli üniversitelerden mezun (sınav, soruşturma, mülakat aşamalarından hareketle) 15.000 kişinin de, subay ve astsubay olarak orduya alındığı ve 6 aylık kursla kışlalara gönderildiği biliniyor. Kurum kültüründen geçmemiş, 20-30 yıl sonra komuta kademesine gelecek bu kişilerin, siyasi eğilimleri hakkında da bir tam bilgimiz bulunmuyor. Diğer 30.000 kişi ise uzman ve sözleşmeli (asker) personel olarak alınan gönüllülerden oluşuyor. Bu katılımlarla, ordudaki subay-astsubay oranı, 2016 öncesine oranla, yüzde 60’tan yüzde 40’a düştüğünü özellikle belirtmek gerekiyor. Yüzde 60’ın ağırlığı ve eğilimleri de, yeni subaylarınki kadar muğlak. Ancak gönüllük esası, hızlandırılmış nasp, siyasi iktidarın hassasiyetleri ve mülakat mekanizmasının zaafları, ordunun yeni yapısıyla ilgili büyük soru işareti oluşturuyor.”  

Bu tablo bizi, modernist subay grupları, yeni alımlarla iktidara yakın gruplar, ulusalcı gruplar, gizli FETÖ’cüler olmak üzere parçalı bir ordu dokusu varsayımına iter. Bunlar da örtülü bir siyasallaşmanın, en önemlisi karşılaşmanın nüvelerini oluşturur. 

Bunlar yanında ve bu çerçevede, bildiriyle ilgili karşımızda üç soru bulunmaktadır:  

1. Bildiri meselesinde emekliler ve muvazzaflar arasında böyle bir bağ var mıdır?  

2. Böyle bir bağ olsa da olmasa da, siyasi iktidar, bu iddiayı, orduda (FETÖ’cüler dışı) yeni ve farklı bir tasfiyeye dönüştürüp, istediği tarz bir yapılanmanın yeni vesilesi kılacak mıdır?  

3. Ordu içi farklılar nasıl seyretmektedir? 

Bildiri konusunda “doğrudur-yanlıştır” sıkları arasına sıkışıp, siyasal zemini göz ardı edenlerin dikkatine...

  • Abone ol