16. yüzyılda Avrupa’da gelişen reform hareketinin önemli önderlerinden ve Kalvinizm mezhebinin kurucusu olan Jean Calvin bir din toplumu oluşturmak istiyordu.

24 yaşında Katolik Fransa’dan İsviçre Basel’e kaçan Protestan Calvin yüce arzusunu, öğretisini bu şehirde gerçekleştirebileceğini, Cenevre’yi ise bir Tanrı Şehri’ne dönüştürebileceğini düşünüyordu.

Cenevre’de kalmaya karar verir. Hristiyan Dininin Bağlayıcı İlkeleri isimli yeni İncil öğretisinin temel çizgilerini kapsayan, yol gösterici niteliğe sahip, Protestanlığın örnek eserini yazdığında 26 yaşındadır. Dinleyen herkesi büyüleyen bir hitabete sahiptir.

Cenevre yönetimi genç Calvin’e kilisede vaiz olması için teklifte bulunur. Calvin kabul eder ama istediği yetkilerin verilmesi ve bu yetkilerin yasalaştırılması şartıyla. Cenevre yöneticileri çok da önemsemezler ve Calvin’in kanunlaştırılmasını istediği yetki onay belgesinin altına imzalarını atarlar. Ve kiliselerine atadıkları Fransız göçmenin baştan itibaren şehrin ve devletin efendisi olmaya azmettiğinden habersiz bir şekilde, onu mevki ve itibarla donatırlar. Oysa okusalar Kilise vaizleri adına cemaat içinde ne kadar büyük yetkiler, güçler talep ettiğini görüp irkilirlerdi.

Şehir Meclisi Üyeleri, Calvin’i, inananlara Tanrı’nın sözlerini açıklasın, vaaz versin, böylece kilise cemaatini doğru bir Tanrı yolunda uyarsın diye atamışlardı.

Ancak okumadıkları o Calvin’in “Vaizler en üsttekilerden en alttakilere, herkese emir verebilir” maddesi Cenevre’nin kaderini değiştirecektir.

Stefan Zweig, Calvin’i anlattığı Vicdan Zorbalığa Karşı kitabında çünkü diyor, “Hiçbir diktatörlük, güç olmaksızın düşünülemez ve ayakta kalamaz. Gücü elinde tutmak isteyen, gücün aygıtlarını da eline geçirmelidir: Emir vermek isteyen, cezalandırma yetkisine de sahip olmalıdır.” (Sh.36)

***

Calvin’in en önemli özelliklerinden biri, uzlaşı nedir bilmemesidir. Hayatı boyunca uzlaşı kadar kendisine yabancı bir şey olmamıştır. Orta yol nedir bilmez. Onun için sadece bir yol vardır, o da kendi yoludur.
Calvin’e göre idareciler bütün gücünü Tanrı’dan alan kişilerdir, onlar Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ve yargıçlarıdır. İdarecilerin zalimliği insanları doğru yola getirmek içinse meşrudur ve gereklidir. Ahlaklı yaşamı ve sağlam inancı uygulamaya koymak için baskı yapmak, güç kullanmak devletin görevidir.

Vaaz olarak güzel olan bu öğretileri uygulamaya koymak için zaman içerisinde Cenevre halkından yetki ister. Referandum yapılmasını teklif eder.

Calvin Cenevre’nin idaresini ele alır. Başlarda her şey güzeldir.

Ama güzel hava çabuk değişir. Şehirde insanlar Calvin’in öğretilerine, iddialarına, fikirlerine karşı kendi fikrini söylemeye cesaret edecek olduğunda, öfkelenir. Her itiraz Calvin’de bir tür sinir krizi yaratır, midesi kalkar. İtiraz eden, fikrini söyleyen herkesi hasmı olarak görür. Diyelim ki herhangi bir kimse Calvin’e yaptığı itirazını istediği kadar objektif ve bilgece dile getirsin, o şahıs Calvin’e göre sonuçta “Öğretilerini Tanrı’dan alan”, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisinden farklı düşünerek dini incitmiştir, İsa’yı üzmüştür.

Calvin’e akademik düzeyde bile olsa karşı gelinecek olsa Tanrı’nın onuru incinmiş, Hz. İsa’nın kilisesi tehdit edilmiş olur.

***

Calvin, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş muazzam bir sistematikle Cenevre’de yeryüzündeki ilk ‘Tanrı şehrini’ yaratmak için planını uygulamaya koyar. Dünyevi basitliklerden, rüşvetten, düzensizlikten, kötü alışkanlıklardan ve günahlardan arınmış dindar bir toplumdur onun ideali.

Calvin’e göre insanlara asla özgürlük tanınmamalıdır, çünkü insanlar bunu daima kötülük için, günah işlemek için kullanacaktır.

Bu düşünceyle, dini yaşamın gerçekleşmesi için ahlak müfettişleri oluşturur. Ahlak müfettişleri şehrin insanlarının ibadetlerini yapıp yapmadıklarını, Calvin’in vaazlarını dinleyip dinlemediklerini, evlerde sansür mührünün basılı olduğu kitapların olup olmadığını, caiz yemekler dışında evde yemek bulunup bulunmadığını 24 saat kontrol eder.

Calvin’e göre ahlaklı bir toplum yalnızca sürekli cezalandırmayla oluşur. Yakar, yıkar, sürekli cezalandırır Calvin. Ve bütün bunları din adına, İsa adına yapar.

***

Bu dramlar içinde tarihe geçen en acı hadise ise Calvin gibi bir din adamı olan Sebastian Castello’nun yaşadıklarıdır.

Din adına zülüm yapan Calvin’e Castello’nun oturtulduğu sanık sandalyesinden söylediği şu sözleri paylaşmak istiyorum. Daha önce de yazmıştım ama bir kez daha yazmak istedim:

“İsa’ya inananlar ateş ve suyla katledilirken, canilerden ve haydutlardan daha kötü muamele görürken kim bugün Hristiyan olmak ister? İktidarı ve gücü eline almış kimselerden küçücük bir ayrıntıda farklı düşünenlerin, İsa adına, üstelik de alevlerin arasından ona inanmakta olduğunu yüksek sesle haykırırken, (sapkın olduğu ilan edilip) diri diri yakıldığını gören kim hâlâ İsa’ya ibadet etmek ister?” (Sh. 157)

Calvin bu hayalini gerçekleştirebildi mi?

Zweig şöyle yazıyor: “Bir ideolojiye, bir inanca zorla taraftar toplamak, sahte inançlılar yaratır. Baskı propagandalarının parmak mengeli işkence yöntemleri, bir tarafa bağlı olanlar sadece dışsal ve sayısal olarak çoğaltır. Bir dini zorla dayattığınız kimselerin gerçekten de yürekten inandıklarını asla iddia edemezsiniz.

***

Ayasofya eski Baş İmamı Prof. Mehmet Boynukalın’ın alkol yasakları üzerine attığı “kaliteli pamuk” paylaşımlarının ardından Ateizm Derneği’nin Boynukalın’a teşekkür açıklamasını görünce Calvin’in dindar toplum yaratmak için din adına yaptığı zulümler, haksızlıklar, adaletsizlikler, işlediği cinayetler ve Castello’nun Calvin’e sözlerini bir kez daha hatırladım.

Ateizm Derneği’nin açıklaması şöyle:

Ateizmin yaygınlaşmasında ve araştırılmasında gösterdiğiniz üstün gayret için dernek olarak size büyük bir teşekkür borçluyuz. Böyle devam etmenizi diliyoruz.”

Bu sözler aynı zamanda acı bir gerçeği de ortaya koyuyor.

Şöyle ki:

19 yıldır aralıksız olarak ülkemizi dindar insanlardan oluşan kadrolar yönetiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan her fırsatta “dindar gençler yetiştirmeliyiz” diye konuşuyor. İktidar siyasetçileri ne zaman konuşsalar ahlakın, erdemli olmanın, adaletli davranmanın öneminden, faziletinden bahsediyorlar.
Ama ortada başka bir gerçek var, deizm ülkemizde tarihimizde hiç olmadığı kadar artmış durumda.

***

Deizmin artmasının bütün sorumluluğunu iktidara yıkmak elbette hakkaniyetli olmaz. Deizme, ateizme kayışta özel sebeplerde vardır. Ancak 19 yıllık AK Parti iktidarında tam tersi olması gerekirken deizmin bu kadar artmasının sebepleri üzerine düşünülmesi gerekiyor.

Bir örnek vereyim. Hafta sonu ülkemizde geçim sorunları nedeniyle 7 vatandaşımız intihar etti. Bunun vahim olmadığını kim söyleyebilir? Hele ki “19 yıldır yönettiğimiz bir ülkede açım diyen bir vatandaşımızın canına kıyması bizim adımıza utanç vericidir” demesi gereken AK Parti Meclis Üyesi Leyla Keleş “İntiharların sorumlusu iktidardır” tepkisi gösterenlerin “havladıklarını” söylüyor! Bunu söyleyen bir kadın, üstelik dindar birisi!

Belediyede meclis üyesi ama kendisini sorumlu hissetmiyor? Vicdanı sızlamıyor? Yüreği yanmıyor? Eve ekmek götürememek ne demektir, diyerek gereğini yapmıyor? Mahcup da hissetmiyor kendini! Gayet özgüvenli bir şekilde çıkıyor ve “havlıyorlar” diyor!. Diyebiliyor bunu.

Bunları gören kim dindar olmak ister? Dinden diyanetten, dindarlıktan soğumaz mı?

Sahi bugün AK Parti denildiğinde akla neler geliyor?

Not: Bu yazım için Stefan Zweig’in Vicdan Zorbalığa kitabından istifade ettim. Şu günlerde mutlaka okunması gereken bir kitap, okumanızı isterim.

  • Abone ol