Demek ki neymiş? Türkiye’de ‘yargı’ alanı sorunlu bir alanmış…

Bunu, yeni adli yılın açılışı vesilesiyle yapılan konuşmalara kulak veren herkes öğrenmiş oldu.

- Reklam -

Sadece alternatif törenler düzenleyen hukuk kurumlarının yetkilileri değil bu görüşü öne sürenler; yüksek yargı kurumları adına konuşabilecek durumdaki isimler de aynı görüşteler.

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit kürsüden şunu söyledi: “Bizim görevimiz, duyguyla, coşkuyla, önyargı ile davranmak değil, insan haklarına ilişkin standartlardan taviz vermeden objektif delillere göre karar vermektir.” 

Evet öyle olmalıdır: Yargıçlar, önyargılarıyla değil, objektif delillere bakarak karar verirler; bu arada insan haklarına ilişkin standartları da gözeterek…

Hatırlatmaya en fazla kulak vermesi gerekenler yargı kurumu içerisinde yer alanlardır.

Adaleti yerine getirme görevinin sahibi onlardır çünkü.

Peygamber ne demişti, Fatih ne yapmıştı?

‘Hukuk’ söz konusu olduğunda hem İslâm Tarihi’nden hem de Türk Tarihi’nden çok güzel örnekler olduğunu biliriz.

“Berlin’de hakimler var” sözünden çok daha çarpıcı örnekler…

Hz. Peygamber’in “Kızım Fatma bile olsa…” diye başlayan ve gözbebeği kızının da suç işlemesi durumunda alması mukadder cezaya sesini çıkarmayacağını ilân eden sözü gibi…

Ya da, Fatih Sultan Mehmed’in kendisine haksızlık yapıldığını iddia eden bir gayrımüslime hakkını teslim eden yargıcı kutlarken kullandığı ifadeler gibi…

Toplumumuz bu sayede asırlar boyunca hukuka ve yargı kurumu içerisinde yer alanlara en samimi saygıyı göstermiştir.

“Şeriatın (hukukun) kestiği parmak acımaz” sözü bunu ifade eder.

İsmail Rüştü Cirit ise, Yargıtay’ın başına seçildiğinden beri, toplumda yargıya güvenin yüzde 30’lara düştüğünü özellikle belirtme ihtiyacı duyuyor. Son yeni adli yıl açılış töreninde de bu tespitini paylaştı ve yargının bağımsızlığı için yürütmeyle ayrı olması gerektiğini söyledi Yargıtay Başkanı.

Demek ki neymiş?

Yargı ile yürütme kuvvetleri arasında olması gereken o duvar bugün yokmuş…

Bunu hatırlatması yerinde.

Hatırlatması yerinde, çünkü şu sıralarda devam eden ‘15 Temmuz hain darbe girişimi’ ile ilgili davalar sebebiyle, yargı, medyada birinci haber olma özelliğini sürdürüyor.

Cirit’in önyargı ve insan hakları standartları eksenli uyarıcı cümlesi de zaten o davalarla ilgili.

Tabii hukuk ve devrim mahkemeleri

Roma Hukuku ile başlayıp günümüze kadar ulaşmış bazı temel kurallar var; ‘tabii hukuk ilkesi’ çerçevesinde günümüzde de varlığına önem verilen o temel kuralların neredeyse bütününün İslâm Hukuku’nda da izdüşümleri bulunuyor.

Mahkeme tarafından yargılanıp hüküm giyene kadar herkesin ‘masum’ sayılması (‘masumiyet ilkesi’) sözgelimi… Ya da, hakkında iddialar ortaya atılmış ve yargı konusu olmuş kişilerin hakim önüne çıkarılma hakkı… Âdil yargılanma ve bu arada savunulma hakkı…

Ülkemizin geçmişinde hukuk alanında eleştirilere muhatap bazı yanlış uygulamalar yok mu? Var. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra asker kaçaklarıyla ilgili olarak kurulmuş, fakat hemen ardından kurucu iradeye ters düşmüş kişileri ve bu arada gazetecileri de yargılamış olan İstiklal Mahkemeleri ile 27 Mayıs (1960) darbesi sonrasında siyasileri yargılamak için oluşturulmuş Yassıada Mahkemeleri en bilinen örnekler…

Ancak her iki oluşum da hukuk sistemi dışında faaliyet göstermiş özel yetkili mahkemelerdi.

Hukukun doğal akışı dışında kurulmuş bir tür devrim mahkemeleriydi onlar; İstiklal Mahkemeleri’nde kendilerine görev verilenler siyasi kimlikli kişilerdi, hukukçu bile değildiler…

Oysa bugün 15 Temmuz’la ilgili yargılamalar bildiğimiz mahkemelerde yapılıyor; genel hukuk kurallarına, anayasa ve yasalara riayet etmesi beklenen mahkemelerde…

Mahkemelerde yaşananlar yalnızca yargılananları ve yakın çevrelerini değil, herkesi ilgilendiriyor.

Siyasi davalar bunlar, ancak hukukun bilinen sınırları içerisinde yapılması beklenen yargılamalar…

Hukuk herkese lâzım

Yargıtay Başkanı Cirit, yargı alanında görev yapanların üçte birinin kurumla ilişkilerinin kesildiğini de hatırlattı. Yakın geçmişte cüppeleriyle kürsüde savcı ve hakim olarak görev yapmış binlerce kişi, vaktiyle kendilerinin oturduğu kürsülerde şimdilerde oturan eski mesai arkadaşları tarafından yargılanıyor.

Binlerce savcı ve hakim; bunların önemli bir bölümü de tutuklu yargılanıyor.

“Hukuk herkese lâzım” sözünü elle tutulur biçimde hatırlatan bir durum onlarınki…

Vaktiyle yargılayanlar şimdi kendileri yargılanıyor…

Üzerinde herkesin düşünmesi gereken bir durum bu.

Ne yapılması gerektiği belli aslında: Yargıya güveni artıracak tedbirler alınması, tabii hukuk anlayışına dönülmesi, anayasada da yerini almış bir kural olan uluslararası hukukun bir parçası olduğumuzun unutulmaması ve hukukun temel ilkelerinden hiç taviz verilmemesi gerekiyor.

Her şeyden önce de, yargı alanının, ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesi gereği, tarafsız ve bağımsız hale getirilmesi…

Bize ne yakışır, biliyor musunuz?

Söyleyeyim: Bize, eksik bulmak üzere dışarıdan bakanların bile, “Türkiye’de hakimler var”diyeceği bir ülke olmak yakışır.

  • Abone ol