Dananın kuyruğunun kopmasına pek az kaldı.

İki ay süren yoğun bir propaganda sağanağı ardından sandık başına gidilecek. “Saçım ak mı kara mı?” diye soran müşterisine “Merak etme, biraz sonra önüne düştüğünde öğrenirsin”diyen aynasız berberin dediği olacak.

Merakımız giderilecek.

Sevinenler olduğu gibi, aklına koyduğu hedef gerçekleşmediği için üzülenler de çıkacak.

Genellikle üzülenler sevinenlerden çok olur seçimlerde; gelinecek yerler az, adayların sayısı ise fazla olduğu için…

Her eğilimden insanların beklentisi yüksek, halkın o beklentilere uygun cevaplar sağlaması neredeyse imkansız olduğu için…

Kampanya süreçleri o süreçlere katılanların daha önce kendini belli etmemiş en sorunlu hislerini ortaya çıkarır; bu sebeple karşı tarafı acıtacak pek çok ifade, meydanlarda, gazete sütunlarında, ekranlarda rakip bilinenlerin üzerine bocalandığı ve insanlar üzerinde izler bıraktığı için…

Bu defa da öyle olacaktır.

Üzüntüler bereket kalıcı olmaz; demokratik ülkelerde siyasi hayatta ‘ilânihayelik’ söz konusu değildir çünkü. Sandıklar açıldığında bu kez sevinenler bir sonraki seçimde üzülen, üzülenler de sevinen haline gelebiliyor.

Bazıları seçime ‘küçük kıyamet’ değeri yüklüyor; yanlış yapıyor.

Herkes sabırla sıranın kendisine gelmesini beklemeyi bilmeli.

Propaganda savaşları karşısındakileri incitecek bir üslupla yapılıyor bizde. Vaktiyle idam cezası uygulanan alanlara ‘siyaset meydanı’ denilirdi; geçmişimizde idam cezaları genellikle siyasete karışanlara uygulandığı için olmalı.

Şimdilerde idam cezası yok, ancak insanların şeref ve haysiyetlerinin katledildiği alanlar bulunuyor. Kimse siyaset yüzünden çoktandır -çok şükür- kellesini kaybetmiyor, cellatlık mesleği de tarihe karıştı; ancak şeref ve haysiyet celladı denilebilecek konumda olanların varlığı devam ediyor.

Buna sevineceğimi bu satırları yazana kadar düşünemezdim, ama gerçek şu: Bereket herkes birbirine sağır bizim ülkemizde; insanlar hangi eğilimdeyseler karşı tarafın gazetelerini okumuyor, tek taraflı yayınlara kulak vermiyor, görebildiğim kadarıyla sohbet masalarına -ne olmaz ne olur diye- siyaseti taşımıyor…

Yerin kulağı var diye evlerinde bile siyaset konuşmayan, konuşturmayanların varlığından haberdarım. Telefonlarda şifreli konuşmalar yapılıyor.

Münakaşalar tahammül sınırlarını aşacak bir düzlemde götürülmüyorsa sebebi budur. Münakaşa edilmiyor…

Eskiden, öyle tarihin derinliklerinde değil ama, dengeli olmak, hak ve adaletten ayrılmamak, tuttuğu tarafı yukarıya çıkarsa bile karşı tarafı yerin dibine batırmamak gibi insani ilkeler vardı.

Televizyonlara konuk çağırırken, en taraflı kanallar bile, karşı tarafın fikrini savunacak bir figürü çağırmayı da ihmal etmezler, gazetelerin yayın yönetmenleri okurlar arasında bulunabilecek farklı görüşten insanları incitmemek için aşırılıkları sayfalarından uzak tutarlardı.

Zaten seçimlere fiilen katılanlar da asgari nezaketi ellerinden bırakmamaya çalışırlardı.

Karşı tarafın ‘düşman’ olarak görülmediği dönemlerden söz ediyorum.

Geçti o günler.

Umarım, o günler yeniden geri gelir.

Yarın sandık başına gittiğimizde, öyle sanıyorum ki, ülkemizi kim/ler/in yöneteceğinden çok kim/ler/in yönetmemesi gerektiğine önem veren bir tercihte bulunacağız. Taraflar öyle oluştu, kararlar da o yönde olacak.

Bu da bir şey. Oyumuzun değerini artıran bir özellik de.

Gözlemciler katılımın her zamankinden daha da yüksek olabileceği öngörüsünde bulunuyorlar; benim gözlemim de o yönde, umudum da öyle.

Herkes herkesi sandığa gitmeye teşvik etsin derim.

Tembelliğin, kaytarmanın zamanı değil.

  • Abone ol