Hadi bizler, isimleri siyasetle bir biçimde ilintilenmiş kişilerle ilgili davaları ve sonunda verilen hapis cezalarını medyadan izlerken üzerinde kafa yorma ihtiyacı duymuyoruz da, acaba o cezaları verenler ve onların ceza vermelerini getiren yasaları çıkartanlar nasıl bir yol açtıkları üzerinde hiç akıl yürütüyorlar mı?

Dün, bir mahkeme, Prof. Nuray Mert‘e 1 yıl 3 ay hapis cezası verdi.

‘Barış için akademisyenler’ adlı bir grubun açtığı ‘Bu suça ortak olmayacağız’ kampanyasına imzasıyla destek verdiği için…

Gerçi mahkeme hükmün açıklanmasını geri bıraktığından hapse girmeyecek Nuray Mert, ancak önümüzdeki beş yıl içerisinde başka bir ‘suç’tan hapis cezası almaması da gerekecek.

Aksi halde, yeni suçun cezasına şimdi verilen 1 yıl 3 aylık ceza da eklenecek.

Ondan birkaç gün önce de, üç dönem üst üste HDP’den milletvekili olarak Meclis’te bulunmuş Sırrı Süreyya Önder‘i cezaevine gönderen yargı süreci tamamlandı. Ona verilen ceza da 3 yıl 6 ay hapis…

Türk sinemasına ‘Beynelmilel’ gibi bir başyapıt kazandırmış bir sanatçı HDP’li siyaset adamı…

HDP’nin eski eş genel başkanı ve bir önceki seçimde cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş da Önder ile birlikte aynı ‘suçu işlediği’ iddiasıyla yargılandığı davada 4 yıl 8 ay hapis cezası aldı.

Demirtaş zaten cezaevindeydi, Önder de cezası kesinleşince cezaevinin yolunu tuttu.

Cezaevlerinde, onlar gibi, söyledikleri, yazdıkları veya imza vermeleri yüzünden ceza almış başkaları da var.

Görüşler yanlış olur, ama suç olamaz
Suç ve ceza her toplumda varlığı bilinen hukuki kavramlar. Toplumun veya onun adına davranabileceği kabul edilmiş kurumların koyduğu kurallara uymamak, o kuralları çiğnemek ‘suç’‘suç’ işleyeni bu tavrından veya yanlışından vazgeçirmek için tutulan yolun adına da ‘ceza’ deniliyor.

Birini öldüreni, hırsızlık yapanı, başkasının malına, canına, ırzına tasallut edeni ‘suçlu’ kabul ediyor, bu yanlışlıkları mahkeme kararıyla sabit olunca cezalandırılmalarını gerekli sayıyoruz. O tür insanların dört duvar arkasında geçirecekleri aylar ve yıllarda nedamet getirmelerini veya hiç değilse cezaevinde bulundukları süre içerisinde topluma veya bireylere zarar vermeyeceklerini düşünerek ‘suç-ceza’ ikilemini yerinde görüyoruz.

Peki de, siyasi kişilikler, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar ve hatta gazetecilerin söyledikleri, yazdıkları veya imzalarıyla katıldıkları düşünceler yüzünden ‘suç’ işledikleri ve bu yüzden hapis cezasına çarptırılmaları nasıl bir şey?

Onları dört duvar arkasına gönderirken beklentimiz ne?

Nedamet getirmeleri mi?

Orada kaldıkları süre içerisinde topluma veya bireylere zarar vermemeleri mi?

Adam/kadın akademisyen. Yani bilim insanı. Hakkında açıklama yaptığı veya yazı yazdığı konunun uzmanı. Altına imza atmayı uygun bulduğu metni okuyup anlayacak seviyede biri. Görüşleri var ve onları okuyup öğrenmek isteyen birileri de bulunuyor.

Doğru veya yanlış.

Nuray Mert saygın bir akademisyen. Bir profesör.

Onun ve diğerlerinin düşüncelerinin doğru mu yanlış mı olduğuna kim, nasıl karar verecek?

Kolay mı bu?

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl.. Dün ve bugün…

Dünün pek çok doğrusu bugün yanlış kabul ediliyor. Uzun yıllar hapis yatmış ve daha fazla yatmamak için ilk fırsatta soluğu yurtdışında almış Nazım Hikmet‘in şiirlerini geçmişte bunu yapanları “Komünistler Moskova’ya” diye tel’in etmiş bir hareketin günümüzdeki temsilcisi bile kendi topluluğu önünde okuyor.

“Eğitim hayatından daha uzun süre hapishanede yattığının ansiklopedilerde yazdığını”kendisinden öğrendiğimiz Necip Fazıl bugünlerde devlet düzeyinde kabul görüyor, hatta adına ödüller veriliyor ve ödül törenine devlet büyükleri katılıyor….

Aynı durumun yarın da yaşanmayacağını bugünden kim bilebilir?

Görüşlerin farklı olması doğaldır. Her insan diğerlerine benzer bir hayat çizgisinin ürünü değildir; çeşitli sebeplerden dolayı konulara yaklaşımlar arasında farklar bulunur. Bunu görmezden gelerek herkesi aynı görüşlere, aynı ezbere mahkum etmeye çalışmak her şeyden önce toplumun zararınadır.

Toplum için doğru olan, görüşlerin serbestçe ifade edilebildiği bir ortamda herkesin tartışmalara hiç çekinmeden katılması, görüş açıkladığı için başına bir iş gelmeyeceğini bilerek yazması, konuşması ve önüne uzatılan metinlere uygun gördüğü takdirde imza atmasıdır.

Eğitim kurumlarının, toplumun bireylerini görüşlerin hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna tek tek karar verebilecekleri düzeyde bilinçlendirdiği varsayılır.

Fikir özgürlüğünün en geniş biçimde uygulandığı ülkelerin aynı zamanda en kalkınmış ülkeler olduğu gerçeği de ne yapılması gerektiğine işaret ediyor aslında.

Konunun böyle ekonomiye dönük bir boyutu da var.

Siyasiler arasındaki hakarete varmayan tartışmalar ve her eğilimden insanın yazıp söyledikleri ile ilgili hakemlik görevi için yargı uygun bir kurum değildir.

Ülkemizin bu yüzden uluslararası değerlendirmelerde sürekli irtifa kaybetmesini izlemek bile yürek burkuyor, iç karartıyor.

Bu konu üzerinde herkesin düşünmesi şart.

  • Abone ol