Rusya devlet başkanı Vladimir Putin‘in Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Türk heyetine hatırlattığı ve duyulduğunda bayağı heyecan yarattığı fark edilen 1998 tarihli‘Adana Mutabakatı’ vardı; sahi ne oldu ona?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birliklerini Suriye sınırına sevk ettiği bir sırada her düzeyde yetkili tarafından yapılmış Fırat’ın doğusuyla ilgili kararlılık açıklamaları üzerine Münbiç‘e müdahale konusu ısrarlı bir biçimde gündeme gelmişti; sahi ona ne oldu?

Bu soruları dün yapılan Milli Güvenlik Kurulu(MGK) toplantısı sonrasında yapılmış açıklamayı okuduktan sonra sorma ihtiyacı duyuyorum. Açıklamada bu iki soruya cevap teşkil edecek somut bilgiler bulunmuyor çünkü.

En iyisi açıklamanın sorularımla ilgili bölümlerini okumak.

MGK, dün ve bugün

Hürriyet‘teki haberden aktarıyorum:

“Türkiye’nin Suriye sınırını güvenlik altına almak için daha önce gerçekleştirdiği operasyonlarda ve yürüttüğü diplomasiyle elde ettiği olumlu neticeler de göz önünde bulundurularak, İdlib’de mevcut statünün korunması, Münbiç yol haritasının süratle uygulanması ve Fırat’ın doğusu ile ilgili varılan mutabakatların gereğinin yapılması hususundaki kararlı duruşumuzun sürdürüleceği belirtilmiştir.”

Şu bölümü de okumakta yarar var:

“Tüm terör örgütlerine karşı mücadeleyi ilke edinen Türkiye’nin amacının, Suriye’nin siyasi birliği ile toprak bütünlüğünün korunarak, ev ve yurtlarını terk etmek zorunda bırakılmış milyonlarca Suriyelinin yerlerine dönmelerini sağlamak olduğu ifade edilen bildiride, mezkur krizin aşılmasında önemli role sahip anayasa komitesinin kurulmasının barış ve istikrar ortamına büyük katkı sağlayacağının bir kez daha teyit edildiği belirtildi.”

Adana mutabakatının izi yok açıklamada. Müdahale konusunda aceleci bir tavır havası da alınmıyor. Tersine, Suriye’nin ‘siyasi birliği’ ve ‘toprak bütünlüğü’ vurgusu ile ‘anayasa komitesi kurulmasına’ atıfta bulunulması politikada değişiklik işareti.

MGK ülkemizin bir gerçeği. Yapısı anayasa değişiklikleriyle yakın zamanda büyük çapta değişikliğe uğramış olsa da, güvenlik alanında var olan kurumlarını, konunun siyasi ve sivil sahiplerini sayıları aza düşmüş askerlerle bir araya getirmesi bakımından önemini de koruyor. Bu açıdan her toplantısı sonrasında yapılan açıklamalar o andaki devlet politikasının ipuçlarını sağlıyor.

Eskiden MGK toplanır, ancak içeride neler konuşulduğunun es geçildiği çok kısa bir açıklamayla yetinilirdi. Birkaç satırlık açıklamalarla…

Ayrıntılı MGK açıklamaları 28 Şubat döneminde başladı.

Son zamanlarda ise, MGK’da neler konuşulduğu, sonrasında yapılan ve konulara aşina olanların anlayabileceği bir dille kaleme alınmış açıklamalara yansıtılıyor.

Yararlı bir uygulama bu.

O sayede, ilk çatışmaların başladığı 2011 yılından (Mart 2011) bu yana Türkiye’nin Suriye konusuna devlet olarak yaklaşımında meydana gelen değişmeleri MGK kararlarından izlemek mümkün olabiliyor.

Türkiye’nin Suriye politikaları

Türkiye, önceleri, Beşşar Esad‘la kişisel planda geliştirilmiş ve vizesiz ziyaret kolaylığı ile ortak bakanlar kurulu toplantıları yapılmasına kadar varan güzel ilişkiler sayesinde komşusunu demokrasiyle tanıştırma yönünde bir politika izlemişti.

Doğru bir politikaydı bu.

Elinde çekiç olanın her şeyi çivi görmesi gibi olaylara yaklaşmasıyla ünlü ABD’nin, Suriye’ye rejim değişikliğini zorla kabul ettirmeyi amaçlayan ve bu yolda kan dökülmesini de göze alabilen politikası, iç savaşı ve ülkeden kitleler halinde kaçışları tetikledi.

Hafif bir tereddüt sonrası Türkiye de, kendine özgü sebeplerle, o politik çizgiye uyum sağladı.

Kendine özgü sebeplerin başında da, Beşşar Esad giderse onun yerini daha sıcak ilişki kurulabilecek bir kadronun alabileceği beklentisi geliyordu. Ankara uzun bir süre Washington’a ‘demokratik Suriye’de seçimle iş başına gelebileceğini düşündüğü muhalif kadrolar beğendirme çabasıyla vakit harcadı.

Türkiye’ye ve AK Parti’ye yakın muhalifleri -sürekli isimler değiştirilse de- ABD beğenmedi. Onun yerine, sahada rejime karşı silahlı mücadeleyi körükleme ve kendine yerel müttefikler seçme yoluna gitti ABD ve Türkiye’nin şiddetli itirazlarına rağmen YPG/PYD’yi ağır silahlarla da besledi.

Rusya ve İran’la yakınlaşarak ABD’nin yanlışlarını doğrultacağı umudu Türkiye’de bir politika haline dönüştüyse sebebi budur.

Vakit kaybettiren süreçler birbirini takip etti. BM’nin atadığı özel temsilci bile nefesi tükendiği için görevini yeni birine bıraktı.

Bugün gelinen nokta

Bugün geldiğimiz nokta şu: İdlib‘te Ruslar ve Münbiç‘te Amerikalılar ile ortak bir anlayışa ulaşmaya çalışıyor, son sekiz yıl boyunca misafir ettiğimiz Suriyeli sığınmacıları da artık evlerine göndermenin yollarını arıyoruz.

MGK toplantısından sonra yapılan açıklamaya yansıyan yeni politika işte buna işaret ediyor.

En başa mı dönüyoruz?

Biz istesek bile günümüz konjonktüründe bu başarılabilir bir tercih midir?

Ya bu defa da beklentilerimiz karşılanamazsa?

En başta yazıya iki soruyla başlamıştım, bitirirken de bu üç soru aklıma geldi.

  • Abone ol