Daha önce de itiraf ettiğime göre yeniden tekrarlamamda herhangi bir mahzur yok: Televizyonda haberleri ve tartışma programlarını izlemiyorum; kendilerinden ‘trol’ diye söz edilen meslek erbabının sosyal medya kullanımlarından da gözlerimi ve kulaklarımı uzak tutuyorum.

Kaybım olmuyor mu? Hiç kuşkusuz. Ancak bu sayede zihin sağlığımı koruyabildiğimi düşünüyorum.

Haber ve tartışmalara ilgisiz kalmam, trollerin attığı mesajları önemsememem onların işlevini anlamama engel değil ama. Her konuşan ve sabahtan akşama birilerine hakaretler yağdıran mesajlarla kamuoyu karşısına çıkan, ülkemizde siyasetin gidişini etkileme çabalarının ayrılmaz birer parçası.

Artık onların yaptıkları da bir ‘meslek’

Hiç çekinmeden kartvizit bastırıp isimlerinin yanına ilk ilgi alanlarının bu olduğunu açıkça belirtebilir, yalnızca kendilerini bu özellikleriyle bilen yakın çevreleri ile yaptıklarını ödüllendirenler dışındaki daha geniş bir kitlenin karşısına da yeni meslekleriyle çıkabilirler.

Üstlendikleri mesleğin, ilgilenenler tarafından iyi bilinen bir çalışma esası var: “Bir şey ne kadar çok tekrarlanırsa, ilk elde işittiklerine inanmayanlar bile, bir süre sonra söylenenleri benimseyeceklerdir.”

Söylenenler yanlış veya yalan olsa bile…

Konu ‘milli’ bir konu

Bizde adının önünde ‘milli’ sıfatı da bulunan eğitim sistemi zaten tekrara dayalı. İlkokuldan başlayıp yüksek okuldan mezun olana kadar her sınıfta almaya mecbur olduğumuz ders bile vardır bizim; her sınıfta aynı konular benzer cümlelerle tekrarlanarak belli kalıpların zihinlerimizde silinmez izler bırakması beklenir.

Öyle de olur.

Felsefe, sosyoloji gibi bilimsel alanlara ters bakılır, aykırı düşünceler hayatın her basamağında tepki çeker. Sürü psikolojisi içerisine hapsedilmiş insanlar olarak yetiştiriliriz.

Ülkemizin benimsediği ve herkesi de benimsemeye zorladığı ‘iyi insan, iyi vatandaş’ tanımı,‘gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım’ özdeyişinde karşılık bulmuştur.

[Bu yazının en altında bir şiir bulacaksınız. Osmanlı’nın yıkılışı öncesinden başlayarak siyaseti derinden etkilemiş birinin şiiridir bu. Ziya Gökalp’in. Okumadan geçmemenizi tavsiye ederim.]

Yazılı kurallar (anayasa, yasalar, yönetmelikler, teamüller) vardır ve hep olacaktır, ancak onlar emir ve talimatlarla değiştirilebilir şeyler muamelesi görür.

Okuyup da ne olacak

Bir üniversitemizin birkaç ay önce sonuçlandırdığı araştırmaya göre, 2018 yılı boyunca tek bir kitap bile okumamış olduğunu itiraf edenlerin oranı yüzde 60.9; ankete katılan her bin kişiden 609’u “Hiç kitap okumam” diye övünmüş…

Şaşırdık mı? Elbette hayır. Anket sorusuna yıl -hatta ömür- boyu kitaba elini hiç sürmediği halde “Okudum” cevabı verenlerin de az olmadığına eminim.

Televizyonda dizi izlemeyi kitap okumanın yerine koymuş durumdayız. Artık siyasi mesajlar da, siyasi hayattan birilerinin çıkışlarına cevaplar da TV dizilerinde artistler tarafından temsil edilen ‘kahramanlar’ aracılığıyla verilir oldu.

En güzeli de şu: Tarihi diziler eliyle tarihimiz yeniden -tabii devre göre elden geçirilerek- yazılıyor.

Dizi senaristleri de ihmal edilmemesi gereken bir meslek erbabı.

Kesinlikle kimseyi küçümsemek diye bir niyetim yok. Tersine, bu tür uğraşlara kendilerini verenleri bayağı bir kıskançlıkla izlediğimi de belirtmek isterim.

İyi ki, ‘dava’ diye bir sözcük var, o sayede yapılanlara büyük -hatta kutsalık ifade eden- bir anlam da yüklenebiliyor.

Televizyon haberlerini ve tartışma programlarını izlemesem, trollere gözlerimi ve kulaklarımı tıkasam bile, onlarla aynı frekanstan yayın yapan gazetelerde köşeleri tutan yazarlardan bazılarının yazdıklarını kaçırmamaya dikkat ediyorum.

Adıyla sanıyla yazanlar ile ‘trol’ anonimliğinin arkasına sığınarak kinle ve nefretle biledikleri kılıçlarını ileri-geri sallayanlar arasında herhalde doz farkı vardır. Yazılanlara bakarak, ötekilerin cüretlerinin nerelere kadar uzanabileceğinin hesabını zihnimde yapabiliyorum.

İnsan bu meçhul

Bizim neslimizin yetişme döneminde elden düşmeyen bir kitap vardı: Alexis Carrell’in ‘İnsan Bu Meçhul’ adlı kitabı. Carrell’in ne yazdığını 50 yıl aradan sonra unuttum doğal olarak, ancak yine de kitap şu sıralarda sıklıkla aklıma geliyor.

İnsanları doğruluk ve dürüstlükten ayrılmamaya, başkalarına zarar verici uygulamalardan uzak durmaya, hakları gasp etmemeye, adaletsizlik yapmamaya zorlayan çeşitli değerler vardır. Ya inançları onları böyle davranmaya sevk eder ya da kurallara uyma zorunluluğuyla böyle davranır insanlar…

Tersine davrananlara ise olumlu gözle bakılmaz, onları yasalar mahkum etmese, vicdanları rahatsız eder.

İkisinin sustuğu noktada da, içinde yaşadıkları ülkenin başına dertler gelir, sorunlarla baş edilmez olur.

Ben de neler yazıyorum. En iyisi burada durmak ve sizleri şiirle baş başa bırakmak:

Ziya Gökalp’in ‘Vazife’ şiiri:

O gönlüme arştan inen bir sestir
Milletimin vicdanına makestir
Ben askerim, o üstümde kumandan
Baş eğerim her emrine sormadan.
Gözlerimi kaparım
Vazifemi yaparım.

Hikmetini sormam, ince elemem 
Âmirimdir, ona karşı gelemem 
Haklılığına eylemişim kanaat 
Benden ona kayıtsız şartsız itâat 
Gözlerimi kaparım 
Vazifemi yaparım.

Benim hakkım, menfaatim, arzum yok
Vazifem var, başka şeye lüzum yok
Aklım gönlüm, düşünmezler duyarlar
Ondan gelen emirlere uyarlar
Gözlerimi kaparım
Vazifemi yaparım.

Var demezdim bu dünyanın ötesi
Gelmeseydi vazifenin gür sesi
Bu ses mutlak maveradan geliyor
Hak nerdeyse, tâ oradan geliyor
Gözlerimi kaparım
Vazifemi yaparım.

  • Abone ol