Deprem sözcüğü bile insanın içini ürpertir; özellikle bizlerin… Özellikle de 20 yıl önce yaşanan ve çok sayıda insanımızın canına mal olan Marmara Depremi’nden sonra…

İstanbul dün yine sarsıldı. Bereket bu beklenen o ‘büyük sarsıntı’ değildi.

İnsanın canı tatlıdır.

20 yıl öncesinden biliyoruz: İstanbul’u 20 yıl öncekinden daha büyük bir deprem bekliyor. Bir tek zamanını bilmiyoruz. Bugünün şartlarında öyle büyük bir depremde ne kadar can kaybı olacağını bile uzmanlar üç aşağı beş yukarı hesaplayabiliyorlar.

Can kaybını azaltmak, hatta küçük rakamlara indirmek için elimizde 20 yıl gibi hayli uzun bir zaman vardı. 

Bizdekinden daha büyük çapta depremlere maruz kalan bazı ülkeler bunları çok az zayiatla atlatmanın yolunu buldular.

Japonya’da olduğu gibi.

Deprem kuşağında bulunduğu birkaç kez sallanmasından bilinen ABD kentleri de bu anlamda hazırlıklı; Kaliforniya’da evlerin neredeyse hepsi depremden pek az etkilenecek biçimde inşa ediliyor.

Ya biz? 20 yıl önce binlerce insanını depremde kaybetmiş ülkemiz bu konuda ne durumda?

Cevabı o kadar da büyük olmayan ancak beklenen büyük depremin habercisi olduğuna inanılan dünkü sarsıntı sonrasında öğrendik: Hazırlıklı değilmişiz…

İstanbul’u mesken seçmiş olanlar ve evleri hazırlıklı değil. Deprem olduğunda çabucak devreye girmesi beklenecek kamu kurumları hazırlıklı değil. Hatta insanların birbirleriyle haberleşmesini sağlayacak iletişim altyapısının sahibi şirketler de hazır değil. Deprem anında ve sonrasında ne yapılmasını da bilmediğimiz anlaşılıyor. Toplanma yerlerini bilenimiz olmadığı gibi, bunu bilmesi gerekenler de şu anda İstanbul’da kaç toplanma merkezi olduğunun cahili.

İlk büyük depremi ben Yalova’da yaşadım

Marmara Depremi’ne ben, Eskihisar-Topçular feribotu yolculuğu sonrasında aracımla yalnız başıma Çınarcık’a doğru yol alırken tam Yalova meydanında yakalanmıştım.

O gece Nazlı Ilıcak’ın evinde verdiği bir davetteydim. Davette o sırada Refah Partisi milletvekili ve belediye başkanı olan sonradan AK Parti’yi kuracak kadronun öndegelenleri ile birkaç gazeteci ülke sorunları üzerinde ileri saatlere kadar konuşup durduk.

Ben oraya Çınarcık’tan arabamı Topçular İskelesi’nin otoparkına bırakarak gelmiştim. Eşiyle birlikte davette bulunan ve bir yakınlarının Hendek’teki yazlığına gidecek bir dost politikacı dönüşte beni de Eskihisar İskelesi’ne bırakacaktı.

Öyle de yaptık. 

Saat sabahın 03.00’ü, Yalova’nın merkezinde bulunan heykele doğru yol alırken birden aracım sağa doğru çekmeye başladı. Önce lastiğin patladığını düşündüm. Sonra biraz ileride koca bir elektrik kablosunun öylesine serbestçe yere indiğini fark ettim. Biraz ilerleyince sokağın iki tarafındaki evlerden sıcak havada evlerinde nasıl yatmışlarsa o halde kendilerini dışarı atan insanları görmeye başladım. Devrilen bazı evlerin çatısı benim göz hizama inmişti. 

Tam bir kıyamet manzarası…

Ailece kaldığımız köyün girişinde, kısa süre önce inşa edilmiş birkaç katlı bir ev de, yol boyu önlerinden geçtiğim pek çok bina gibi yıkılmıştı.

Bizimkiler portatif ne bulmuşlarsa bahçeye çıkarmış, dehşet içerisinde bekleşiyorlardı.

Cep telefonları çalışmadığı için çok gecikmiş olan benden haber alamadıkları için de endişeliydiler.

Kaldığımız eve bir şey olmamıştı; ama o günden sonra içimizden bir daha oraya gitmek pek gelmedi.

O travmayı depremden en az etkilenmişlerden olan bizler bile yaşadık.

Hala ‘deprem’ sözcüğünü ne zaman işitsem içim bir tuhaf oluyorsa 20 yıl öncesine ait bu deneyimdendir.

Yıkıntılar altında kalanlar arasında tanıdıklarımız da vardı.

Dünkü sarsıntı sonrasında yaşanan karmaşayı izlerken hepimizi birleştirmesi gereken doğal afetler konusunun bile ayrıştırıcı etkilerini görerek kahroluyorum.

Hatası olanlar bunu kabul etmeli.

Yeni göreve gelenler eskilerin hataları üzerine kendileri yeni hatalar inşa etmemeli.

Deprem doğal bir afettir, ancak onunla baş etmenin yolu bilimin ilgi alanıdır. Siyasetin kıyıcı dili yerine bilimin rasyonel yaklaşımı ön plana gelmelidir.

Aksi halde?

Bunun cevabını aklımdan geçirmek bile istemiyorum.

  • Abone ol