Önce bir sevincimi paylaşayım: Neredeyse üç yıldan uzun süredir cezaevinde bulunan Nazlı Ilıcak ile Ahmet Altan bugün görülen duruşmaları sonunda serbest bırakıldılar. Beraat etmediler, davaları görülmeye devam edecek; ancak bu da önemli bir gelişme. Bu gelişmeyi beraatlerinin izlemesini dilerim.

Yazarlar-gazeteciler cezaevlerine yakışmıyorlar.

Ahmet Altan’ın Türkçe dışında pek çok dilde yayımlanan ‘Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim’kitabının da yeni bir başlıkla dilimizde de kitapseverlerin takdirine sunulmasını arzu ederim.

Onların cezaevinden çıkmaları yalnız yakınlarını, uzak yakın tanıdıklarını sevindirmekle kalmamalı, ülkesini seven herkes bu gelişmeden mutlu olmalı.

Sebebi şu: Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ın cezaevinde kaldıkları süre içerisinde içinde adları geçen yüzlerce haber ve değerlendirme yazısı çıktı yabancı gazeteler ve dergilerde; haklarında programlar yapıldı. Pek çok ülke onların cezaevinde tutulmalarını yanlış bulan resmi açıklamalar yaptılar. Uluslararası kuruluşların raporlarında durumları yer aldı. En son ABD’nin bu hafta yayınladığı ‘insan hakları raporu’nda da cezaevinde bulunmaları eleştirildi.

Türkiye’ye de böyle bir görüntü yakışmıyor.

KHK’lılar tartışılıyor, ama yanlış biçimde…

Ülkemize yakışmayan bir başka görüntü de Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevlerinden ihraç edilen, işlerine son verilen insanların durumu. 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra, FETÖ adı verilen örgütle irtibatlı veya yeni kullanılan bir deyimle iltisaklı olduğuna inanılan devlet görevlileri KHK ile ihraç edildiler.

Akademisyenler, yargıçlar, savcılar, çeşitli üst düzey kurumların bürokratları var haklarındaki iddialar ciddi olmadığı için haklarında dava açılmamış bu insanlar arasında.

Herhangi bir işe girmeleri, yurtdışına çıkışları da engelleniyor.

Pasaportları verilse içlerinde yurtdışında iş bulabilecek düzeyde insanlar da var; ama bu imkandan da mahrum durumdalar.

Geçen hafta Bülent Arınç internet üzerinden yayın yapan kanalında gazeteci Kemal Öztürk’e konuk oldu ve orada kendi çevresinde yaşanan veya bildiği olaylardan hareketle bu sorunu dile getirdi.

Dediği şu:

“KHK bir faciadır. Çevremde o kadar çok bu felaketi yaşayan insan var ki, ben onlara acıyorum, merhamet ediyorum. Aslında onlardan da özür diliyorum. Evime temizlik yapmaya gelen daire başkanlığından ihraç edilmiş kadını gördükçe, eşi polis ihraç edilmiş başka bir polisi gördükçe ben yerin dibine geçiyorum. Ve ben onlara birkaç kuruş fazla vereyim de bir katkım olsun diyorum. Bir benzinliğe gittiğim zaman, bir Danıştay üyesinin pompa tuttuğunu gördüğüm zaman acı duyuyorum. Bir restoranda bulaşıkçı olarak çalışan genel müdür gördüğümde felaket oluyorum. Bütün bunları yaşıyor Türkiye, kimse savunamaz bunu.”   

O günden beri onun bu sözleri -hepsi de aşırı olumsuz eleştirilerle- pek çok köşede ve ekranda gündeme taşındı.

Verdiği örnekleri isimlendirmesi istendi kendisinden:

Daire başkanlığından ihraç edilmiş eve temizliğe giden kadın kim?

İhraç edilmiş ve halen bir benzincide pompa tutan Danıştay üyesi kim?

Restoranda bulaşıkçı olarak çalışan genel müdür kim?

Sorulan sorular bunlar…

İlginç buldum bu yaklaşımı.

Acaba bu soruları yöneltenler KHK ile ihraç edillenler arasında yüksek yargı üyeleri olmadığını, ya da daire başkanları ile genel müdürler bulunmadığını mı düşünüyorlar?

Bu soruyu aklımdan geçirdim ve işte buraya da yazdım, ama konuyu ele alanların asla böyle düşünmediklerini ben de biliyorum. KHK’lar ile o durumda olan pek çok insan bulundukları görevlerden ihraç edildiler ve bu hepimizin malumu.

O halde merak edilen ne?

Haklarında ihraç kararı verilen insanların geçindirmek zorunda oldukları bir aileleri, muhtemelen okula giden çocukları, bakmakla yükümlü oldukları yaşlı aile üyeleri de vardır. Çoğunun yakınları muhtemelen onların maaşlarına bağımlıydılar.

Maaşları kesilince o insanların ne yapmaları bekleniyor?

Ben söyleyeyim: Ne iş bulurlarsa onu yapıyorlardır.

Restoran sahibi, benzin istasyonu müdürü arkadaşları varsa onlara işletmelerinde neyi en iyi yapabileceklerse onu yaptırıyordur. Çoğu hayatlarında devlet dışı hiçbir yerde çalışmadıkları için benzincide ancak pompanın başında duruyor, yemek yapamayacaklarına ve kendilerini devlet görevinden tanıyan insanlarla yüz yüze gelmek istemeyeceklerine göre de restoranlarda bulaşık yıkamaya talim ediyorlardır.

Medar-ı maişet motorunun çalışması lazım, öyle değil mi?

Eve temizliğe giden kadının KHK ile ihraç edilmiş bir daire başkanı olmasında yadırganacak ne var Allah aşkına?

Ne yapabilirdi ihraç edilmiş kadın daire başkanı para kazanmak için?

Gerçekten neye itiraz edildiğini anlamakta zorlanıyorum.

KHK ile ihraç edilmiş, maişetlerini sağlayabilecekleri devamlı gelirden mahrum kalmış insanların bu durumlarına son verilmesini istemeli herkes.

İsimlerini açıklatarak onları ele güne mahçup etmek yerine…

Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ın tahliye edilmesi önemli bir gelişme.

Umarım, KHK’lıların durumlarında da iyileşmeler yaşanır.

  • Abone ol