Cezaevleri neden var?

Bazılarınıza garip gelebilir, ancak her düzeyde insanımızın şu günlerde üzerinde kafa yorması gereken soru bu olmalı.

Olmalı, çünkü cezaevlerimiz dolup taşıyor ve ülkenin bir yerlerinde onlarca yeni cezaevi inşaatı ile var olan cezaevlerini yeni mahkumları alacak biçimde genişletme çabaları sürdürülüyor. [Toplam 114 yeni cezaevi inşaatı sürüyor, 23 tanesi de ihlaleye çıkmış.]

Bazı cezaevlerindeki koğuşlarda yatak adedinden fazla mahkumun tutulduğu söyleniyor.

Türkiye’nin pek çok başka sorunuyla birlikte bir de cezaevi sorunu var sizin anlayacağınız.

O halde, yazının girişindeki “Cezaevleri neden var?” sorusu, üzerinde durmayı hak ediyor.

Cezaevleri var çünkü, suç işleyenler var. Yasalar, sadece bizde değil pek çok başka ülkede de, suç işleyenleri suçlarının çeşidine göre kısalı uzunlu hapis cezalarına çarptırıyor. 

Benim ülkemizdeki cezaevlerinin durumlarıyla ilgili genel değerlendirmeler dışında söyleyecek fazla bir görüşüm yok.

[Çok uzun yıllar önce, ABD’de eğitim görürken, sonradan bir Ermeni militan tarafından şehit edilmiş Boston’daki fahri konsolosumuz Orhan Gündüz, benden kendisine iletilmiş bir ricayı yerine getirmemi istemişti. Bana ilettiği rica, bir cezaevinde yatmakta olan Amerikalı bir mahkumu ziyaret edip kendisine moral vermemdi. Morale ihtiyacı vardı mahkumun, çünkü kansere yakalanmıştı ve günleri sayılıydı. Ziyarete gittim. Tahminimden farklı olarak siyahi değil, beyazdı. Vücudunun görünen her yeri dövmeliydi. Yanına gitmeden önce ve sonrasında sohbet ettiğim cezaevi yöneticileri uyuşturucudan yatmakta olan adamın içeride tanıştığı kişiler eliyle Müslüman olduğunu ve sonrasında eski halinden bütünüyle farklı hale geldiğini anlattılar. Kendisi de bana o kişilere şükran borçlu olduğunu ifade etti.]

Diyarbakır Cezaevi PKK’yı doğurmuştu

Neredeyse 40 yıl önce yaşadığım bu olayı şimdi hatırlamamın bir sebebi var: Cezaevleri aynı zamanda mahkumlar için birer eğitim merkezi. Orhan Bey’in ricası üzerine gittiğim Amerikan cezaevinde tanışıp konuştuğum yeni din kardeşimiz orada aldığı olumlu eğitimin bir ürünüydü. Müslüman olunca takdir edilen bir mahkuma dönüşmüştü. 

Bir de bizden 1980 sonrasının Diyarbakır Cezaevi örneği var. 

12 Eylül askeri darbesini yapanlar, orayı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizi hizaya getirme amaçlı kullanmaya kalkışmışlardı. O cezaevi sonradan PKK adını alacak terör örgütünün temellerinin atıldığı mekan oldu. Genç insanlar etnik kimlikleri sebebiyle ayrımcılığa tabi tutulduklarını, sırf o yüzden en ağır işkencelere maruz bırakıldıklarını yaşayınca, yine orada tanıştıkları kader arkadaşlarının yönlendirmesiyle kolayca terör tarafına geçiverdiler.

Evet, ıslah etmeyi amaçlayan cezaevleri bazen yeni suçlar ve suçlular üretim merkezlerine de dönüşebiliyorlar.

İnsanları toplumdan kopardığınız ve onları ancak günde 1-2 saat güneş görecekleri koğuşlarda veya hücrelerde tuttuğunuz zaman cezalandırmış oluyorsunuz; insanın en değerli özelliği olan özgürlüğünü elinden alarak…

Bunu yapmaktaki bilinen amaç, suç işleyenleri suç işlemekten vazgeçirmek. Islah etmek.

Oysa cezaevleri mükerrer suçlularla dolu.

Hapis cezası, bizdeki cezaevlerinde, suç işlemiş insanları, hiç değilse önemli bir bölümünü, bir daha suç işlemez hale getirmeye yaramıyor.

Cezaevi nüfusunu azaltmak için…

Yukarıdaki cümledeki “Bizdeki cezaevlerinde” kayıt cümleciği, Amerikalı ünlü muhalif belgeselci Michael Moore’un birkaç yıl önce çektiği ‘Where to Invade Next?’ adıyla vizyona soktuğu filmin cezaevleriyle ilgili bölümü yüzünden…

Norveç’teki bir cezaevine giden Moore en ağır suçları işlemiş insanların oradaki hayat şartlarını perdeye yansıtıyor. Cezaevinde kaldıkları süre içerisinde onlara sağlanan şartların yeniden hayata döndüklerinde aynı suçları bir kez daha işletmeyecek bir zihniyet devrimine yol açtığını öğreniyoruz.

Bir tatil kampı gibi Norveç’teki cezaevi…

Az suçlu olunca demek ki böyle olabiliyor.

Peki, acaba bizdeki cezaevlerini bu denli doldurmaya mecbur muyuz? Acaba daha az tutuklu ve hükümlüye sahip bir ülke olamaz mıyız?

Suçlusu fazla bir ülke olarak dünyaya iyi bir görüntü de vermiyoruz.

Diyarbakır’daki cezaevinde 1980 sonrasında yaşanmış türden ideolojik bilenmelerin günümüzde de olması bu kadar kalabalık mekanlarda pekala mümkün.

Daha az cezaevi sakinine sahip olabilmek için ‘suç’ ve ‘suçlu’ kavramlarını gözden geçirmek ve yasaları buna göre yeniden tanzim etmek şart. 

[ABD’de, cezaevleri uyuşturucu yüzünden yatanlarla dolu olduğu için -ve tabii başka gerekçelerle de- eyaletler teker teker bu alanda serbestliği öngören düzenlemeler yapmaktalar.]

Bizde de ‘yargı reformu’ aslında aynı sebeple yapılıyor: Cezaevlerin nüfusunu azaltabilmek için…

Hedef eldeki son ‘yargı reformu’ ile gerçekleşebiliyor mu?

Aslında bu alanda yapılması en makul olan şey, belli fiilleri ‘suç’ olmaktan çıkarmaktır; nitekim yeni düzenlemeler bunu gerçekleştirmeye çalışıyor ve son zamanlarda görülen tahliyeler de bu düzenlemelerin sonucu.

Yeterli mi? Değil. 

En önemli düzenleme konusunun fikir özgürlüğü alanını genişletmek olduğunu da görmemiz gerekiyor. Yazı ile veya sözlü olarak ifade edilen görüşlerden dolayı kimsenin cezaevine düşmeyeceği bir ülke olmak zor değil. 

[İç savaş sonrası eyaletleri birleştirerek ABD’yi kuranlar tam da bunu sağlamayı amaçlamışlar ve 1791 yılında anayasaya eklenen bir maddeyle, basın, gösteri, din ve ibadet özgürlüklerini kısıtlayıcı yasa çıkarmak yasaklanmıştır. O maddeyi yüzyıllardır içselleştirdikleri içindir ki, Amerikalı muhataplar, bizdeki bazı uygulamaları anlayamıyor ve işin garibi biz de anayasalarının o maddesini bilmediğimiz veya önemsemediğimiz için onların eleştirilerini anlamakta zorlanıyoruz.]

Adamların 1700’lü yıllardaki cesaretine sahip olamamamız gerçekten anlaşılmaz.

O cesarete sahip olabilseydik, “Cezaevleri neden var?” sorusunu sormam işte o zaman abes kaçardı

  • Abone ol