Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Akdeniz’in doğusunda enerji kaynağı arayışına karşı çıktığı için ülkemizde zaten sevilmiyor. Macron’un sevilmeme sebeplerine şimdi de İslam konusunda ülkesi Müslümanlarının inançlarını yaşamalarına doğrudan müdahale anlamına gelecek bir proje de eklendi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dün, haklı olarak, Macron’a hitaben “İslam konusu sana mı kaldı?” anlamına gelecek bir tepki verdi. 

Elbette, hiç değilse ilk bakışta, aslında geniş İslam coğrafyasına ait olan bir konuda Macron’un devreye girmesi, Fransa adına, ‘İslam’ üzerine, sonrasında yasal çerçeve teşkil etmesini umulan bir çalışma yürütmesi pek şık durmuyor.

Ancak unuttuğumuz bir nokta var: Çoğunluğunu vaktiyle sömürgesi olan ülkelerden gelmiş insanların teşkil ettiği kalabalık bir Müslüman nüfusu var Fransa’nın. Ülke nüfusunun yüzde 8.8’ini teşkil eden 6 milyon civarında bir Müslüman kitle.

Bunların arasında 700 bin de çifte vatandaş olarak Fransa’da bulunan Türkler de var.

Sözün kısası ülke nüfusu içerisinde yer alan azımsanmayacak sayıdaki Müslümanın varlığını düşünürsek, Fransa’nın İslam konusuyla ilgilenmesini doğal karşılamamız gerekir.

Fransa ne yapmak istiyor?

Tabii İslam’a ve Müslümanlara nasıl yaklaşıldığı önemli.

Doğrudan “Sana mı kaldı?” tarzında bir yaklaşım sergilemek yerine ‘sahih İslam anlayışı’nın çerçevesinin tespit edilmesi konusunda Fransa’ya yardımcı olmak daha uygun olurdu.

[Macron’un girişimine yalnızca Türkiye karşı çıkmıyor; Mısır’daki Ezher Üniversitesi adına yapılan açıklama hayli sert. Buna karşılık, Suudi Arabistan girişime karşı çıkmadığı gibi, İngilizce yayınlanan Suud gazetesi Arab News’da, gazetenin genel yayın yönetmeni Faisal J. Abbas imzasıyla çıkan “Macron’un çabası desteklenmeli” yazısıyla Macron’a destek de verildi. Fransa bu girişimiyle Müslümanlar arasında ve İslam Dünyası devletleri arasında bir cepheleşme yaratmayı hedeflemişse, bu hedefin bir ölçüde gerçekleştiği söylenebilir.]    

Sözle yapılan karşı çıkışlar, kurumsal açıklamalar Fransa’nın bu yıl sonuna kadar konuyu yasal çerçeveye eriştirme çabasını akamete uğratır mı? Sanmıyorum. Macron, geçen hafta cuma günü yaptığı konuya ilişkin konuşmasında, önümüzdeki iki hafta içerisinde yasa teklifinin hazırlanacağını ve Aralık ayında da parlamentoya sunulacağını ifade etti.

Yasayla yapılmak istenen, Fransa’da yaşayan ve dini İslam olan ülke vatandaşlarının ‘dış etkilere kapalı’ hale gelmesi ve Müslüman kuruluşlarının yabancı mali kaynaklarla ilişkilerinin kopartılması… 

Böyle bir yasanın çıkmasından Fransa’da yaşayan vatandaşlarına dini hizmetler sunan Türkiye de etkilenecektir; Türklerin kurduğu çeşitli sivil toplum kuruluşları da…

Daha önce Ermeni karar tasarılarını tartışırken bir gerçeğin farkına varmış olmalıyız: Herhangi bir konu, İslam Dünyası’nı ve Türkiye’yi hedef alıyorsa, konunun Avrupa’nın diğer ülkelerini ilgilendiren boyutları da varsa, o konu Fransa sınırları içerisinde kalmıyor, hemen ardından öteki ülkelerde de benzer yasalar gündeme geliyor.

Fransa’nın başlattığı bu yeni girişimi Avrupa’nın başka ülkeleri de benimseyebilir.

Macron imzasıyla Fransa tarafından başlatılmış olsa da kısa sürede nüfusu içerisinde Müslüman bulunan başka ülkelerine de sirayet edebilecek bir proje olarak bakabiliriz yapılmak istenene; böyle baktığımızda da, yapılmak isteneni doğru bulmuyorsak buna verilecek sözlü-yazılı tepkilerin işe yaramasını sağlamanın yolları aranmalı.

“Sana mı kaldı?” yaklaşımıyla sonuç almak yerine yanlışa düşülmesini engelleyecek bir karşı çalışmaya ihtiyaç var.

Türkiye bu konuda öncülük edebilir.

Neden Türkiye?

Şundan: İslam ve Müslümanlar eksenli tartışmalar hayli zamandır ülkemizde de gündemi ağırlıklı biçimde işgal ediyor. İslam adına teröre kadar varan yanlışlıklar sergilendiği iddiası yetkili ağızlar tarafından bizde de ifade ediliyor. Diyanet’in hazırladığı ve kamuoyunun bilgisi dahiline girmiş bir rapordan hareketle İslam adına hareket ettiği görüntüsü veren her oluşuma olumlu gözle bakılmayacağı düşüncesi kabul görmekte.

Türkiye çizgi dışı yaklaşımlara ‘sahih İslam anlayışı’ ile karşı çıkılması yöntemini benimsemiş durumda.

Diyanet’in eski başkanlarından Prof. Ali Bardakoğlu’nun kitapları, en son görevi İstanbul müftülüğü olan Prof. Mustafa Çağırıcı’nın makaleleri, 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Kur’an Araştırmaları Merkezi (Kuramer) gibi kurumların yayınlarıyla çerçevesi çizilen ‘sahih İslam anlayışı’ üzerinde Avrupa ile mutabakat aranır ve bulunabilir.

İsimlerini saydıklarım dışında da çok değerli hocalarımız ve ‘sahih İslam anlayışı’ titizliğine sahip kurumlarımız, sivil toplum örgütlerimiz var bizim.

Bir ara, 1990’larda, Fransa’nın şimdi yasaya dönüştürmeyi planladığına benzer endişelerden hareketle, Alman hükümeti, değişik ülkelerden Müslüman kanaat önderlerini düzenleyeceği bir İslam Konferansı’na davet etmeyi düşünmüş, sonrasında gelişen bazı olaylar yüzünden bundan vazgeçmişti.

Türkiye Avrupalı bilim insanlarıyla devlet ve hükümet temsilcilerinin de davet edileceği uluslarası bir konferansı acilen toplayabilir ve orada İslam’ın doğru olarak nasıl anlaşılabileceği konusunu katılımcılar aracılığıyla davetlilere aktarabilir.

Yanlış bir yöne konunun kayması, halkının çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerde yaşayan Müslümanları zora sokacak yasaların çıkması önlenebilecekse böyle önlenebilir.  

Daha önce çıkan incitici yasalar öncesinde verilen tepkilerin herhangi bir yararı görülmedi; şimdiki tepkiler de, korkarım, Fransa’yı durdurmayacaktır. 

Yanlışlığı güzel sözlerle, doğru yaklaşımlarla, bilime önem vererek önlemeye çalışmadık hiç; bu kez bir de bunu denesek…

Bir ilk olur, ama güzel olur.

  • Abone ol