Bir zamanlar gece mekanları için kabarık hesaplar meşhurdu. Mekana girince önünüze hizmetler sunulur ve hiç bir şeyiniz eksik bırakılmazmış. Kişinin kendini acayip önemli ve büyük adam hissedeceği şekilde hizmet edilirmiş. Sonra mı? Kalkıp mekandan çıkma vakti geldiğinde, yani kabarık hesabı ödeme vakti gelince işler değişirmiş. İş arkada karanlık odada dayağa kadar varırmış.

Bu günlerde galiba bizim ekonomi tablomuzda bu eski yapıya benziyor. Yılın ilk aylarında kamu tarafından adeta masaya her şey verildi. Özel sektörün tüm istekleri karşılandı. KOSGEB üzerinden faizsiz 50 bin lira kredi...Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden teminatsız 60 aya kadar kredi...Kamunun alacağı vergilere taksitlendirme ve Mayıs sonuna kadar erteleme...Sosyal Güvenlik prim borçlarını sonbahara kadar eteleme...

Masaya ne varsa getirildi.

Kimse değirmenin bu suyu nereden geliyor diye sormadı. Bir hayal dünyası gibi pembe tablo oluşturuldu. Hatta yetmedi; mecazen asıl sizi 16 Nisan sonrasında uçuracağız denildi. Toplumda hep beraber uçma beklentisi oluşturuldu.

Ama gerçekler maalesef öyle değil. Her fatura ödenmek zorunda. Ve şimdi, faturaları ödeme zamanı geldi. Kredi Garanti Fonu (KGF) kesildi. “Kim isterse krediyi verin” denilen sistemde şimdi bankalara; “Niye verdin, kime verdin, ne karşılığı verdin” gibi hesap soruluyor. Yani 16 Nisan öncesi “niye vermedin kime vermedin, karşılıksız verseydin” soruları bir anda değişti.

Neden mi değişti?

Çünkü, KGF üzerinden verilen kredilerin riskini devlet üstlenmişti. Yani teminatsız kredi batınca, devlet bankaya o batığı ödemek zorundaydı. Ama ilk taksitler ödenmeye başlandığında ve batıklar ortaya çıkmaya başlayınca iş değişti. Kimse ödenmeyen faturayı üstlenmek istemiyor.

Önümüzde ertelenen vergi taksitleri var. Hatta Eylül-Ekim gibi yılbaşından bu yana alınmayan sosyal güvenlik prim ödemeleri var. Bakalım fatura nasıl ödenecek? Ve asıl önemlisi de; bakalım faturalar ödendiğinde ekonomide çarklar nasıl dönecek?

YATIRIM DIŞI FAZLA (YDF)

Uzun yıllardır yazdığım mesele.

Meselenin başlangıcı şu: Devlet (Hükümetler) eskiden daha az vergi alır, ama çok daha fazla kamu yatırımı yapardı. Ben 80’li yılları çok defa örnek verdim. Rahmetli Turgut Özal döneminde toplanan ortalama vergi milli gelirin yüzde 10’u civarındaydı. Toplanan vergilerinde yaklaşık yüzde 20-25’i yol-su-elektrik gibi kamu yatırımlarına giderdi.

80’li yıllarda kentleşme bugünün 7-8 katı daha yüksekti. Köylerden kentlere adeta akın akın göç vardı. Yol yoktu, su yoktu...

Sonrasında kentleşme azaldı (köyden kentlere göç). Kamu yatırımları da hızla geriledi. 90’lı yıllarda kamu yatırımlarının vergi gelirlerine oranı yüzde 15,0’lere geriledi. Oysa toplanan vergi oranı 5,0 puan artmıştı.

Ama işin daha olumsuz tarafı 2000 sonrasında oldu. Ekonomi büyüdü ama vergi toplama oranı çok daha hızlı büyüdü. Oysa vergi geliri arttıkça kamu yatırım oranı hızla geriledi. Artık vergi gelirlerinin yüzde 10’u bir yatırım bile başarı kabul ediliyor.

Hepimizin aklında vergi gelirlerinin faize gittiği argümanı var. Oysa faiz giderleri azalırken de yatırım giderleri bir türlü artmadı. Devlet olarak (mahalli idareler, merkezi idare ve sosyal güvenlik dahil) yılda (2016) eskiye oranla, (2002) 180 milyar lira daha fazla para topluyoruz. (Milli gelire oranla artan miktar. Yani milli gelirin yüzde 31,0’i yerine yüzde 41,0’ini devlet alıyor). Ama  kamu yatırım oranını bir türlü artıramıyoruz.

İşte bu soruna dikkat çekmek için defalarca bütçe sisteminde IMF-Derviş ortaklığınca getirilen “Faiz Dışı Fazla (FDF)” hedefini bırakarak, “Yatırım Dışı Fazla (YDF)” esasına geçmemiz gerektiğini belirttim.

Türkiye, genç ve dinamik bir ülke. Bu ülkede adeta dikilen her fidan ürün veriyor. Kısa sürede kendini amorti edebiliyor. Toplam üretkenliği artıracak, yatırımları kolaylaştıracak kamu yatırımlarına ihtiyaç var. Faiz dışı fazla hesabı ile kamu yatırımlarının kesilmesi bizim önümüzde büyük engel. Köprüler, yollar, hastaneler ucuza ve devlet eliyle yapılmalı diyordum. “Kamusal Fayda” başlıklı yazılarımda kamusal hizmetlerin toplam maliyeti düşürücü etkisinden bahsederek, tersi durumda da toplam maliyetlerin çok artacağını açıklamıştım.

“Yatırım Dışı Fazla” konusunda en detaylı yazıyı ise Ekim 2016’da “Denk Bütçe Maliyeti!” başlıklı yazımda ilettim.

Konuya şimdi yeniden neden girdim?

Bildiğiniz gibi MÜSİAD yeni Başkanı Sayın Abrdurrahman Kaan dün yeni yol haritasını basına tanıttı. Konuşmasında Türkiye’nin, artık faiz dışı fazladan yatırım dışı fazla esasına dayalı bir ekonomik yapıya geçmesi gerektiğini ifade etti. Yeni Başkan koltuğa oturduğu genel kurul konuşmasında da “Yatırım Dışı Fazla” esasına geçilmesi gerektiğini ifade etmişti.

Yeni MÜSİAD Başkanı Sayın Abdurrahman Kaan beyin yıllardır dile getirdiğim bu meseleyi sahiplenmesine çok sevindim. Umarım devletimiz ve hükümetimiz de bu konuya önem verir ve ekonomide yeni bir yol haritası çizilir. Umarım ki; artık “Gelecek Satışı” başlığında değindiğim gibi hazine garantileri ile çocuklarımızın-torunlarımızın geleceğini ipotek etmekten vazgeçeriz.

Bu arada Başkanımız Abdurrahman Kaan Bey’e de yeni görevinde başarılar dilerim. Umarım ekonomide gerçek yol haritaları çizilerek Hükümete ciddi öneriler gider. 

  • Abone ol