Ülke yönetimlerinde partilerin ve kadroların seçimlerle değişimi, yeni fikir ve projelerin devreye girmesini olumlu mu etkiliyor? Bu konuda babamdan bir hatıra anlatmak istiyorum: “Ankara’ya gittiğimde Adnan’ı (Rahmetli Adnan Kahveci) düşünceli gördüm. Bana, “Süleyman galiba bizim bir dönem dinlenmemiz gerekiyor. Yeni fikir üretiminde parti (ANAP) yavaşladı; bir dönem sonra çok daha güçlü olarak büyük fikirlerle ülkeyi kalkındırırız” dedi.

Bu anı 1990 yılında yaşanmıştı. Lakin babam olayın devamını da anlattı. “Aradan bir yıl kadar geçtikten sonra bir gün Adnan’ı ziyarete gittiğimde çok sinirli gördüm. Adeta etrafı dağıtıyordu. Ne olduğunu sorduğumda; “Süleyman gitti ülke, Süleyman bitti ülke... Battık Süleyman” diyordu.”

Bu olay ise 1991 seçimlerinde yapılan vaatleri duyunca yaşanmış. “Kim ne verirse 5 lira fazlası benden; herkese iki anahtar....” Nitekim bu vaatler sonucu kamu bankalarının içi boşaltıldı; devlet hazinesi çöktü.

Adnan Kahveci o rüşvetimsi seçim vaatlerinin sonucu Türkiye’nin en az bir 10 yılını kayıp edeceğini düşünüyordu. En fazla da erken emeklilik ile ülkenin çökeceğini hesap ediyordu.

Nitekim de öyle oldu.

1990 yılında bu ülkede 7 çalışana karşı 1 emekli vardı. Bugün hala 1,8 çalışan 1 emekliye bakmak zorunda.

Bildiğiniz gibi bazı yıllar hariç, Türkiye’nin sosyal güvenlik sistemi sürekli artarak açık veriyor. Hatırlarsanız “SGK da İflas Ediyor” başlıklı yazımda rakamları vermiştim. Bugünkü değerle Hazineden SGK’ya ödenen para 2003 yılında 44.608 milyon lira iken 2016 yılında 108.074 milyon liraya yükseldi. Sadece Ak Parti döneminde (2003-2016) Hazinden SGK’ya ödenen tutar 1 trilyon 60 milyar 901 milyon liraya ulaşmıştır.

Hele bir düşünün bu para ile neler yapılabilirdi? Bu köprüler, yollar, şehir hastaneleri, havalimanları milyarlarca dolarlık hazine garantisi ile yapılmak yerine, devlet kasasından çok daha ucuza yapılamaz mıydı?

***

Bu anıları neden anlattım?

Ak Parti iktidara geldiği ilk yıllarda büyük fikirleri olan bir kadro partisiydi. Sadece “Kamu yönetim reformu” bile başlı başına büyük değişim içeriyordu. Merkezi yapının denetimde güçlenmesine karşılık, hizmetlerin yerelleşmesi ve kamu kaynaklarının etkin kullanımını içeren çok geniş bir projeydi.

Prof. Dr. Ömer Dinçer’in daha Başbakanlık Müsteşarı iken başlattığı projeye inanılmaz direnç geliyordu. O günlerde Türkiye bugünkü gibi değildi. Özellikle darbeci zihniyet hala iktidarı vermek istemiyordu. Çok ilginç dernekler kuruluyor, Üniversiteler hadlerine olmayan bildiriler yayınlıyor, emekli generaller aktif darbecilik faaliyetlerini sürdürüyordu. Hatırlayın Cumhuriyet mitinglerini...

Konu hakkında geniş bilgiyi Ömer Dinçer’in yazdığı “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor?” kitabında bulabilirsiniz.

O günleri hatırlarsanız sürekli her reforma peşinen “hayır cephesi” vardı. Tıpkı bugün her yapılana “evet cephesinin” oluşması gibi.

AK Parti ilk yıllarında bütçe disiplininden taviz vermeyen, gereksiz her harcamayı kısarak toplam verimliliği artıran bir yönetim sergiliyordu. Hatta hiç unutmam “Konut Edindirme Fonu” diye eskiden kalan fonu bile tasfiye ederek, o zor günlerde vatandaşa para dağıtmıştı. Oysa bugün yeni (örtülü) fonlar kurarak para toplanırken, özellikle gelecek nesillerin gelirlerini ipotek eden çılgın projeler uygulanıyor.

***

İlk yıllarda fikir partisi-kadro partisi olan görüntü, zaman ilerledikçe yerini ve alanını daraltarak tabiri caiz ise yönünü çılgınlığa çeviriyor. Bugün hangi kadronun büyük reform dediği ne gibi adımları var diye bir soralım? İnanın verilecek cevap ele avuca dahi sığmayacaktır. Daha bir yıl önce kurulan Türkiye Varlık Fonunun bile, yıl geçmeden reorganize edilmesi gerektiği anlaşılıyor. En büyük reform denilen zorunlu BES sisteminden kaçan kaçana...

Yıllar geçiyor ama bir türlü büyük üretim yatırımları gelmiyor...Yıllar geçiyor ama bir türlü cari açık kapanmıyor. Türkiye üretim gücünü kaybettikçe, yabancı sermayenin beslediği ithalatçı ülke konumunu pekiştiriyor. 2008 yılında 132 milyar dolar olan ihracatımız 2016 yılında sadece 142 milyar dolara çıkabiliyor.

Aradan yıllar geçiyor ama ülke hala “patinaj” yapıyor. Ama bu süreçte (2008-2016) ülkenin dış borçları 280 milyar dolardan 405 milyar dolara yükseliyor. Kısaca yıllar geçtikçe fikirler azalıyor ve çılgınlık başlıyor. Dünyada kimsenin yapmadığı şekilde tek bir alanda 1000 MW kapasiteli güneş santrali kuruyoruz. Güneş gidince bir dert, güneş gelince daha büyük dert. Ani elektrik yükselmesi ve eksilmesini kimse çözememiş ama galiba bizim çılgınlığımız çözecek.

Ve asıl nokta da şu ki; bu çılgın projelerin tüm mali yükünü gelecek kuşakların gelirini ipotek ederek yapıyoruz. Elbette bunu köyde yaşayan vatandaş hissetmiyor-görmüyor.

Ama ufka bakanlar için bulutların rengi hiç de beyaz değil. Sahi Adnan Kahveci bugün yaşasaydı bu duruma ne derdi?

  • Abone ol