Alışmışız... Her günahı siyasete çıkartırız. Oysa aynaya bakmak gibi bir sorumluluk üstlenmek hiç işimize gelmez.

Hatırlarsanız 91 seçimlerinin Türkiye için dönüm noktası olduğunu ifade ederim. Benim hafızama göre 91 seçimlerinde verilen ‘seçim rüşvetleri’ bir rekordu.

-Herkese iki anahtarı hatırlayan var mı?

-Kim ne verirse 5 lira fazlası benden vaadine ne oldu?

-Lakin erken emeklilik hayalleri herkes için gerçekleşti.

Gerçi 2002 seçimlerinde de ciddi vaatler vardı. Hafızalarda kalan ise Cem Uzan’ın mitinglerde dağıttığı ekmek arası helvaydı. O helva ki tam 2 milyon 286 bin oy almayı başardı (%7,25). 

Nasıl bir değer yargısı ile nasıl bir seçim tercihinde bulunuyoruz? Önce aynada kendimize bakarak işe başlamalıyız.

***

93 ölümleri Türkiye için bir başka dönüm noktasıdır. Hatırlarsanız sürekli gündeme getirmeye çalıştığım bir alanda burasıdır. Türkiye’nin yeni siyasi yapılanmasını belirleyecek önemli aktörler bir şekilde bu ülkeden tasfiye edildi. Kimi kazada öldü, kimi açıkça öldürüldü.

93 ölümlerinin devamı Bedri İncetahtacı, Recep Yazıcıoğlu ve Muhsin Yazıcıoğludur. Aynı damarın devamını bu cinayet gibi kazalarda görebiliriz.

Ve şimdi...

Ülke olarak geldiğimiz nokta bizi ne kadar tatmin ediyor? 80’li yıllarda yüzde 11,0 vergi oranı ile yüzde 20-25 kamu yatırım oranı bu ülkede bir dönem başlattı. Eğitim yatırımının getirdiği ve dışa açılma ile beslenen yeni bir küresel kuşağın temeli atıldı.

80’lerde köyler boşaldı ve şehirler köylü zihniyetiyle doldu. Ama ardından parlak bir nesil gelecekti. Artık doğum oranı düşecek, çalışan nüfus artacak ve Türkiye “Orta Yaş Fırsat Ülkesi” olacaktı.

Nitekim oldu da...

İşte tam oraya, tam kalkınmanın merkezine “erken emeklilik hançeri” saplandı. 7 çalışanın 1 emekliye baktığı, sosyal güvenlik sisteminin açık vermediği ve çalışmanın arttığı bir ülkeye tembellik aşısı yapıldı.  Maalesef ki, onca reforma rağmen hala o aşı etkisinde gidiyoruz. Hala 50 yaşlarında emeklilik bekleyen bir toplumuz. Hala fakir ama çalışmamayı tercih eden bir yapıdayız. (Çok çalışmayı teşvik edecek yapıyı da maalesef kuramadık. Hatta çok çalışana daha az emekli maaşı gibi saçma-sapan bir sistemimiz var)

***

Aslında millet çalışmak istiyor. Hakkı verildiğinde sonuna kadar çalışmak istiyor. Ayrıca okumak ve daha yüksek değer yaratmak istiyor. Ama kurduğumuz sistem buna set çekiyor.

Sadece kurulan sistem mi?

İş dünyasına bakın. Sermayenin çalışan ilişkisine bakın... Yok yok hiç bakmayın...

Eğer değer yaratma, eşitlik, adalet gibi kavramlarınız var ise bunu Türkiye’deki sermayede pek aramayın. Bizim burjuva daha yeni bir kuşak. Sosyal sorumlulukları bile daha ele avuca gelmiyor. Küçük küçük işlerle büyük işler başardıklarını sanıyorlar. Oysa devletten aldıkları teşvikler bile sosyal sorumluluklarının yanında dev gibi duruyor.

***

Bir kaç gündür yazıyorum. Türkiye’de iki temel sorun var. Birinci sorun orta sınıf eriyor... Bu erimede siyasetin etkisi kadar işverenlerin de payı bulunuyor. Kimse “az kar ediyoruz, o yüzden veremiyoruz” seçeneğine sığınmasın. Sadece bir örnek vermiştim: Bankalar 20-30 yıl önce çok daha az kar oranında, çok daha yüksek reel ücret veriyorlardı. Şimdi o yüksek ücretler devasa noktaya ulaşıp yönetim tepesindeki bir avuç insana gidiyor.

Bankalarda altta kalanın canı çıksın gibi bir durum söz konusu. En büyüğünden en küçüğüne kadar nerede ise tüm bankalarda durum aynı. 

Demokrasi-adalet-eşitlik-verimlilik gibi bir çok sözcüğü dilinden düşürmeyen iş dünyası örgütlerine bakın. Devletin sağladığı bu değerlerin neresinde kalıyorlar?

İş başvurularında hala ‘etek boyu peşinde koşan’ bir sermaye grubunun bu ülkede beyinsel-düşünsel ve becerisel kapasiteyi ne kadar kullandığını sanıyorsunuz.

Hala etek boyunu aşamamış bir sermayenin demokrasi-adalet söylemi ne kadar gerçekçi sanıyorsunuz.

Üniversite okumuş kadınların kapıya konulma hikayesi ikinci yapısal sorun olarak karşımızda. Sanırım işverenlerin bu konuya da bir izahı gerekmektedir. Hamilelik olasılığı olan kadınları işyerlerinizden atın talimatını da Ankara’dan aldık diyemezsiniz herhalde.

  • Abone ol