Önce şu iki noktaya açıklık getirelim:

1- İki açık bir arada ise tehlikelidir. Hem cari açık hem de bütçe açığı veriyorsak bu ekonomi için riskli bir durumdur. Lakin bütçe açığına safi sonuç rakamından bakmaya da karşıyım. Bakınız 2017 bütçe açığını bir önceki OVP’de 27 milyar lira olarak planlamışız. Oysa bu yıl bütçe yaparken açık hedefini 47 milyar liraya çıkarmışız ve şimdi de bütçe açığını 64 milyar lirada tutmayı başarı sayıyoruz.

İlk bakışta çok ama çok tehlikeli bir durum.

Ama eğer bütçeden ulufe dağıtıyorsak; sosyal politikalar adı altında tüketim kesimine aktarıyorsak; hazine garantilerine yazmaya başladıysak eyvah halimize. Ama yok biz devletin rutin giderlerini artırmadan, artan bütçe açığını tamamen verimli kamu yatırımlarına yapıyorsak bence sorun olmaz; bilakis yararlıdır da. Unutmayın ki, eğer fazla parayı tüketime değil de üretimi destekleyecek yatırımlara harcıyorsak zaten cari açık artışı da durur. Hatta azalır...(Maalesef cari açığımız azalmıyor)

2- Borçlanma olayına da peşinen karşı olmamak gerekiyor. Eğer borçlanma ile daha yüksek getiri beklenen kamu-özel sektör yatırımları ile, verimliliği de artıracak isek neden olmasın. Düşünsenize 100 birim maliyetle yapılan bir yatırım yılda reel yüzde 15 getiri sağlıyorsa, neden yüzde 5-6 maliyetli borçlanmayalım?

***

Şimdi gelelim işin saadetine.

Maalesef 91 seçimleri ile başlayan Türkiye ekonomisindeki temel bozulma süreci 2001 krizi ile iflas etmişti. “Kim ne verirse 5 lira fazlası benden” diyerek kamu bankalarının içinin boşaltılması, devletin kasasının faize bile yetmeyen açıklarının artması bizi 2001’e taşımıştı.

Oysa, AK Parti tam da bu batık düzenin-aşırı borçlanmanın doğurduğu sıkıntıları gidermek için hükümet oldu.

Yıllarca seçimlerde aşırı ekonomik vaatlere gitmeyen, kamu maliyesini seçimlere rağmen dağıtmayan politikalar izledi. Ve Türk Halkı bu sağlam duruşu sürekli destekledi ve oy verdi.

Son yıllarda maalesef bu tablo da değişmeye başladı. Öncelikle ilk bozulmanın 2010’larda başladığını belirteyim. Artan bütçe gelirlerine rağmen maalesef bu gelirler verimli kamu yatırımlarına aktarılmadı. Ankara şişmanladıkça daha çok harcamaya başladı. Daha çok vergi aldıkça özel sektör bocaladı... Ama aşırı dış borçlanma bu sıkıntıyı yıllarca örttü.

***

Şimdi asıl soruna gelelim.

Eskiden (2002) devlet GSYH’nın yüzde 31’i ile  ülkeyi idare ediyordu. Şimdi bu oran yüzde 38’lere çıktı (Eski seride yüzde 41,0’lere). Ama hala devlet “param az” bahanesi ile çok ama çok yüksek fiyatlarla özel sektöre yol-köprü ve hastaneler yaptırıyor. Oysa devletimiz sadece eski oranla topladığı gelirin yılda 200 milyar lira daha fazlasını alıyor. Hem de eskisi gibi borç faizleri ödemiyor...

Ama hala yatırımlar aşırı yüksek fiyatlardan özel sektöre veriliyor. Ve bu sayede ülkenin ekonomik dengeleri alttan alta oynamaya başladı. Bakın enflasyon verilerine: TÜİK yeni yol ve köprü fiyatlarını enflasyon hesabına almamasına rağmen, bu artan maliyetler enflasyonu bir türlü düşürmüyor.

***

Peki, devlet borçlanıyor-özel sektör borçlanıyor da ne oluyor?

GSYH verileri bu kadar borçlanmaya rağmen ne devlet tarafında, ne de özel sektör tarafında beton hariç yatırımların artmadığını ilan ediyor.

Maalesef ülkemize yeterli yatırım gerçekleşmiyor.

Yabancı sermaye girişi ile ayakta durduğumuz çok aşikar. Hem cari açığı, hem üretim açığını yabancı sermaye ile kapatmaya devam ediyoruz.

İyi ama bu kadar açığa rağmen şimdi ne düşünüyoruz? Hani, üretimi artırmayı veya kemer sıkarak daralmayı mı?

Hayır!

Maalesef devlette şu anda yeniden 1991’e dönüş işaretleri görülüyor. Varlık Fonu amacını artık çok net biliyoruz: Daha ucuza - daha çok borçlanma....Ucuz borçlanma ile değer artacak (mış).

Zaten hazine de hem iç, hem de dış borçlanmasını artırıyor.

Ama en çok düşünmemiz gereken nokta gizli borçlanma: Yani hazine garantileri vererek gelecek kuşakların gelirlerinin ipotek edilmesi. Belki bugün köyde oy veren vatandaş bunu bilmiyor ve hissetmiyor. Ama gelecek kuşaklara o kadar çok fazla hazine garantisi üzerinden borç yükü aktarıyoruz ki?

Bunları yazdığımda; “Ne o sen köprüye, otoyola, şehir hastanelerine karşı mısın?” diyorlar.  Hayır... Karşı değilim. Ama bu yatırımlar Milletten fazlasıyla toplanan vergilerle çok ama çok rahat devlet tarafından yapılabilir.

Osmangazi Köprüsüne bakın: Eğer devlet kefil olup bankalardan yüzde 6,0-7,0 dolar faizi ile yapılsaydı, toplam maliyet 5 milyar dolara ancak ulaşırdı. Zaten devlet kendisi yapsaydı maliyet sadece 2,3 milyar dolarda kalacaktı.  Oysa verdiğimiz hazine garantisi 12,5 milyar dolara ulaşıyor. Bunun izahını ben hala bulabilmiş değilim.

İşin özü şu: Türkiye orta yaş nüfus yapısı ile çok verimli bir tarla gibidir. Avrupa’nın en genç ülkesiyiz. Bölgenin ise en yüksek üretim merkezi olma gücümüz var. Buna rağmen bu ülkede borçlanma ve vergiler arttıkça yatırım gerçekleşmiyor. İşte beni asıl korkutan nokta burası.

  • Abone ol