Yastık altı kayıtsız tasarruflarımız (Altın ve döviz gibi)

Veya

Kayıt dışı ekonomik varlığımız.

Bu iki kalem ekonomik krizlerde bizim görünmez gücümüz oluyor. Resmi verilere göre çok ağır sonuçlar beklenebilirken, bazı krizleri daha az hasarla bu varlıklarımız sayesinde atlatıyoruz. Aslında kayıtsız ekonomi derken; vergi vermeyenler -vergi kaçıranları kastetmiyorum. Burada vergiden kaçınmadan bahsediyorum.

Bakın birçok büyük şirketimizin merkezi başta Hollanda olmak üzere vergi cennetlerindedir. Mesela bir mal ithal edecekseniz; oradaki masa-sandalye şirketi o malı 10 dolara alır ama aynı grubun buradaki şirketine 12-13 dolara satar.

Veya tersi durumda da aynı sistem işler: Buradan 10 dolara (maliyete çok yakın) masa-sandalye şirketinize sattığınız malı, o şirket asıl alıcıya 12-13 dolara satar. Bu sayede yurtdışındaki masa-sandalye şirketinizde müthiş bir kâr birikimi oluşur. Ve o şirketinizdeki parayı da tekrar buradaki şirketinize kredi olarak açarsınız.

Bu sayede hem paranız yurtdışında güvendedir; hem de burada yüksek faiz alarak vergiden de düşersiniz. Anlayacağınız tam bir çifte kazanç kapısıdır.

Bugün Türkiye’nin dış borçlarının önemli bir kısmının aslında kendi kendimize borçlar olduğunu da hepimiz biliriz.

***

Şimdi gelelim yastık altına... Bu kapı aslında alt-orta sınıf için söz konusudur. Yastık altı veya koldaki bilezikler fakirin veya orta sınıfın güvencesidir. Kayıtlı tasarrufların yanında bir bakıma krizlerde son çare kapısıdır.

Anadolu’da meşhurdur. Birçok girişimcilik bile “hanımın kolundaki bileziklerle” başlar. Çoğu batar ama bu girişimler ülke ekonomisinin gerçek dinamosudur. Bir bakıma en küçük KOBİ sermayesi kollardaki bileziklerdir.

Ve şimdi Hükümet bu varlıkları ekonomiye kazandırmayı amaçlıyor. Tahvil vererek kazançsız duran varlıkları toplamayı hedefliyor...

İyi de toplayıp ne yapacak? Yani, eşine bilezik veren hanımlar bile “Ne yapacaksın bu bileziklerle?” diye sorar. Ama bizim Hükümet henüz ne yapacağını açıklamadı...

***

Cuma akşam saatlerinde “Hazine nakit dengesi” açıklandı. Ocak-Eylül dönemini kapsayan nakit açığı tam 40 milyar 400 milyon lira.  (Bütçe verileri Ocak-Ağustos dönemine ait: Buna göre bütçe açığı 25 milyar 184 milyon lira)

Ocak-Eylül dönemi ‘Hazine Nakit Açığı’:

2017: -40.400 milyon TL

2016: -20.937 milyon TL

2015: -23.546 milyon TL

Gerçi burada şu noktayı belirtelim: Eylül ayı itibariyle hazine nakit açıkları yüksek oluyor. 2015 yılında -26.130 ve 2016 yılında -16.525 milyon TL açıklar hep eylülde olmuş. Bu yıl eylül nakit açığı -9.853 milyon TL.

Yine Eylül ayı itibariyle geçen iki yılda gelirler düşük kalıyordu (2015: 23.033 ve 2016: 35.635 milyon TL gibi) Oysa bu yıl eylül ayında nakit gelirler 47.038 milyon liraya yükselmiştir. Hazine nakit gelirlerinde yüzde 32’lik bir artış söz konusudur. Ama sonuçta 9 aylık nakit açık ise 40 milyar liraya ulaşmıştır. Ve kaynak gerekmektedir...

***

İşte kilitlendiğimiz nokta tam burasıdır. Biz Varlık Fonu üzerinden örtülü dış borçlanma; ve de altın tahvili ile örtülü iç borçlanmaya giderek neyi amaçlıyoruz?

-16 Nisan referandum sürecinde dağıtılan kaynakları mı kapatmaya çalışacağız.

-Yoksa 2019 çifte seçim sürecine giderken yeni para dağıtmak kaynaklarını şimdiden mi toplamaya çalışacağız?

-Belki de, büyük ve çılgın projelerin öz kaynakları için gereken sermayeyi toplamaya çalışıyoruz.

Ama bildiğimiz bir gerçek var: Bir türlü azalmayan cari açığı şu anda yabancılara verdiğimiz yüksek faiz ile kapatıyoruz. Eğer acil dış kaynak bulamaz isek, cari açığı finanse edecek kaynaklarımız da kurumaya başlayacaktır. Artık AB yolunda ilerleyen bir Türkiye modeli ile yabancı sermaye çekemiyoruz.

  • Abone ol