Maalesef artık bilimsel yönetimleri rafa kaldırdığımızı söyleyebilirim.

Maliye politikasıymış

para politikasıymış

hepsini rafa kalkıyor.

Yeniden 16. yüzyıl iktisadi modeline dönüş işaretleri verilmeye başlandı. Merkantilizme merhaba..

H H H

Artık ne enflasyon derdimiz olacak...

Ne de faiz.

Hatta kur hareketleri de olmayacak. Kimse bize kur savaşı açamayacak. Kimse paramızın değeri ile oynayamayacak.

Ne güzel değil mi?

Tıpkı enflasyonun nedenini maliyet ve talep ekseninden çıkarıp faize 
bağladığımız gibi.

***

İktisat bilimi enflasyonu (fiyat artışlarını) temel iki nedene bağlar:

1- Talep enflasyonu: Ürettiğin mal miktarından (arz) daha fazla mal tüketiyorsan (talep) fiyatlar artar.

2- Maliyet enflasyonu: Üretim girdilerinde maliyetler artınca zorunlu olarak satıcılar bu maliyeti ürün fiyatlarına yansıtırlar. 

Türkiye’ye baktığımızda şu sonucu görüyoruz: Yılda yaklaşık 40-50 milyar dolarlık dış açıkla (sattığımızdan daha çok mal almamız nedeniyle) iç talebe mal yetiştiremiyoruz. Ayrıca üretici ve yurtdışı mal fiyatları da tüketici fiyatlarının daha çok üzerinde artıyor. Kısaca Türkiye’de hem talepten kaynaklanan (ürettiğimizden daha fazla tüketiyoruz), hem de maliyetlerden kaynaklanan (kur artışı nedeniyle) bir fiyat baskısı yaşanıyor.

Ama biz enflasyonu temel olarak faiz maliyetine bağlıyoruz.

Kahve köşesindeki iktisat teorisyenleri bu teori ile yetinsin diye belki de. Yoksa iktisat literatüründe enflasyon-faiz ilişkisini ülkemizdeki gibi açıklayan bir teori henüz bulunamadı. Zaten bu mantalite ile değil mi ki, yüzde 7,0-8,0’e faiz lobisi diyenlerin ülkeyi getirdiği yer yüzde 13,0-14,0 faiz aralığı oldu.  Ve de TL nerede ise bütün az gelişmiş ülke para birimlerine karşı dahi yerlerde sürünür oldu.

DÜŞEN TL SAHİPSİZ

Evet, TL’miz Arnavutluk Lekesine bile dayanamadı. 2016’dan bu yana LEKE karşısında bile yüzde 67,0 değer kaybetti.

Düşenin dostu olmazmış derler ya. Ve öyle oldu.

Şimdi TL’nin yerine “Milli para” geliyor. Milli ve yerli parayla inşallah kur oyununu bozacağız. Milli ve yerli paramızın değerinin belirlenmesinde altın belirleyici olacak.

Yani, Yeni Türkiye olarak altına dayalı para sistemine geçiyoruz.

Keynes ne demişti?

2008-09 krizi nasıl atlatıldı?

Önce Keynes ile başlayalım: 29 buhranında denk bütçe ve altın karşılığı para sistemi vardı. Kriz çıkınca devletin gelirleri azaldı. Devlet, azalan gelirlere karşı bu sefer kemer sıktı ve giderlerini azalttı. Devlette giderlerini azaltınca ekonomi çok daha sert daraldı ve kronikleşti.

Keynes dedi ki;

“Devlet olmayan geliri harcasın. Açıktan harcama yaparak talebi canlandırsın. Böylece talep oluşunca boşta duran fabrikalarda çalışmaya başlar ve ekonomi canlanır”. Nitekim 29 büyük buhranı çok kısa özetini verdiğimiz bu anlayışla aşıldı.

Ya 2008-09 küresel kriz!

Burada da yine talebi canlandırmak için Merkez Bankaları sürekli parasal genişlemeye gitti. ABD MB’sı FED 1 trilyon dolardan 4,5 trilyon dolara giden bir parasal genişleme ile talebi canlandırmaya çalıştı. Avrupa Merkez Bankası da, Japonya Merkez Bankası da...

Altına dayalı Merkantilist anlayışta artık Maliye politikası olmayacak. Hatta para politikası da olmayacak. 16. yüzyılda yerel zenginlere karşı krallıkları güçlendirmek için uygulanan model yeni gözbebeğimiz.

İyi de biz dış ticaret açığı veriyoruz: Mesela 2017 yılında 234 milyar dolar ithalat yaptık. Buna karşılık 157 milyar dolar da ihracat. Altına dayalı sistem olsaydı 2017 yılında 77 milyar dolarlık altın karşılığımız elden gidecekti.

Altınlar azalınca ayarını mı düşüreceğiz, yoksa karşılıksız para mı basacağız? Ya da eldeki altın ne kadarsa o kadarlık bir ekonomi ile mi yetineceğiz?

Ufukta çok feci kara bulutlar var. Umarım tüm milleti perişan etmeden bilime-akıla dayanan önlemler alabiliriz. Aksi halde Venezuela bile cennet görülür.

  • Abone ol