Bugün yaşanılanlar sadece bugünün günahları değil elbette. Ama bugün yapılması gerekenler de geçmişte yapılmayanlar gibi bizi ilerde zora sokacaktır.

Finansal denge ile bir ekonomi ne kadar idare edilebilir?

Sanırım bunun en özel örneklerinden birini Türkiye olarak verdik. Kur-faiz denklemi ile aşırı dış borçlanma ve üretimsiz bir ekonomi iklimi oluşturduk.

Demokrasi-güvenli gelecek ve demografik fırsat eşiğini kullanarak gelen dış sermayeyi günübirlik açıkları kapatmakta kullandık. Aslında kurmamız gereken kalkınma modelleri yerine, eskileri de satarak yolumuza devam ettik. Hatta, eskileri satmayı bitirince, geleceği de satmaya başladık. 

***

“Cari açık finanse edildiği sürece sorun değildir” argümanı meğer ne kadar geçersizmiş; şimdi görüyoruz.

‘Eğer cari açığın var ise asla ve asla bütçe açığı vermeyeceksin’ kuralını da hiçe saydık. Bir tarafta 60 milyar dolara dayanan cari açık, diğer tarafta 100 milyar liraya giden bütçe açığı ve hepsinden öte, 500 milyar dolara ramak kalan bir dış borç stoku.

600 milyar doların üzerinde kullandığımız yabancı sermaye ile bugün hangi ürünü daha fazla üretmeye başladık?

Ya da, yabancı sermaye girişine rağmen bugün teknolojik seviyemiz nereye vardı?

İhracatta yüksek teknolojik ürünlerimizin payı hala yüzde 3,0-4,0 aralığında seyrediyor. Büyüyen ekonomide gerileyen bir teknoloji ve görece azalan bir üretim yapımız oluştu.

***

Yazılarım elbette ağır gelebilir. Ama sorunları çözmezsek yaşayacağımız sıkıntılar çok daha ağır olacaktır.

Ekonomide belki çok kısa vadede şok faiz terapisi ile çözüm alabiliriz. Ama unutmayalım ki, bizim asıl sorunumuz orta-uzun vadeli çözümlerde.

Bir an önce giderlerin kısıtlanması ile Ankara bütçesini sağlama almalıdır. Ankara’nın her 1 kuruşluk savurganlığı, topluma 100 hatta 1000 kuruşluk maliyet olarak dönmektedir.

Çifte açık ile krizden çıkmayacağımızı hepimizin bilmesi gerekir.

Orta vadede bütçe açığını kapatacak, ama uzun vadede cari açık belasından kurtulacak bir model oluşturmamız gerekiyor. 

Hatırlarsanız çok kez şu noktaya dikkat çeken yazılar yazdım: AK Parti aradan yıllar geçmesine rağmen kendi ekonomik modelini yazmamıştır. AK Parti 2001 yılında IMF-Derviş ortaklığında yazılan “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programını uygulamıştır. Hatta programın yazarı Kemal Derviş bile, bu programı kendisinden daha güçlü AK Partinin uyguladığını söylemiştir.

Ama aynı Derviş “Bu programın miadı çoktan dolmuştur ve yeni bir program yazılmalıdır” diyeli 6-7 yıl oldu. Ben ise 2007 yılından beri yeni bir ekonomi programı yazılması gerektiğini tekrarlayıp duruyorum.

***

Bugün dolar 5,20 sınırında; euro ise 6,0 liraya değdi. Bu artışlar bizi görece zaten fakirleştirdi; ama asıl maliyet önümüzdeki dönemde.

Sokaktaki vatandaşın doğrudan dövizle çok fazla işi olmaz. Hatta çoğu zaman döviz borcu da olmaz. İster 50 dolar olsun, ister 100 dolar olsun sokaktaki vatandaşın döviz varlığı bile daha yüksektir. Kur artışına üzülmeyi bırakın, sevinenler bile olabilir.

Aslında faizde de durum aynıdır. Sokaktaki vatandaş eğer kredi kullanmış ise sabit faizli tüketici kredisidir. Artan faizler karşısında, avantaj bile elde etmiş olabilir.

Ama büyük sorun sayıları çok daha az olan girişimcidedir. İş insanları bugün döviz ve faiz yükünü nasıl karşılayacaklarını hesaplıyor. Bu hesabın içine süreç devam ederse “Kaç işçi çıkarmam gerek” sorusu da elbette girecektir.

İşte o zaman kur-faiz gibi “Bize ne, dolarsa dolsun” düşüncesi hepimizi vuracaktır. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı aynı gemide yol alan herkese zarar veriyor.

Türkiye, genç nüfus yapısı ile tarihi bir demografik fırsat eşiğindedir. Bugün keşke riskler yerine fırsatları konuşacak bir ortamda olsaydık.

Unutmayalım ki, sorunları örttükçe çözmemiş oluyoruz. Tersine daha da büyüterek çözülmesi zor hale getiriyoruz. Umarım bu temel anlayışımızı da değiştirir ve sorunlarımızı çözme noktasında hemfikir oluruz.

  • Abone ol