Geçmişi hatırlamak bir çokları için zordur. Aslında benimde hafızam çok iyi değildir ama bazı şeyleri de unutmak çok zor.

Mesela AK Partinin ilk döneminde en önemli projelerinden birisi “Kamu Yönetim Reformu” idi. Prof. Dr. Ömer Dinçer koordinasyonunda kamu yönetim anlayışını epey değiştirecek bir projeydi. Verimli ve de sorumlu bir kamu yönetim anlayışı geliyordu. Verimsiz kurumlar ya kapatılıyor, ya da başka kurumlara devrediliyordu. En önemlisi de 657’nin çok dar sınırlar içine çekilmesiydi. O ayrıcalık kalkıyordu.

Hatırlayın şimdi o günleri. Her gün sayfalarda Ömer Dinçer vardı.

Önde gelen üniversiteler bile bildiri yayınlardı. Bilimden tamamen uzak, sadece siyasi güç vasfı ile her işe karşı çıkılırdı.

AK Parti en büyük reformlarını ve başarılarını ilk döneminden başlayarak gerçekleştirdi. Ama en başarılı hamleler bile sert ve acımasız eleştirilerle karşılaşırdı.

O zor günlerde AK Parti’nin başarılarını söylemek o kadar zordu ki. Baskı ve linç kültürü o kadar yaygındı ki; size küçük hataları veya daha iyiyi söylemeye bile fırsat vermiyordu.

Bugün, o günlerin her şeyine karşı çıkanların önemli bir kısmı her şeye doğru diyen saflara geçtiler. Artık ülkenin uçtuğunu en fazla onlar söylüyor. Ekonomide onlara bakarsanız hiç sorun yok.

Bir kısım ise hâlâ geçmişin başarılarını söylemiş olanlara karşı çıkıyor. Onlara bakarsanız bugünün dönenleri sorun değil ama geçmişin doğrularını söylemiş olanlar sorun hâlâ.

Aslında bu süreci dün yayın yönetmenimiz İbrahim Kiras “AK Parti’yi eleştirme tekeli” yazısında nazikçe ifade etti. Ben kendisi kadar edebi dille ve nazikçe ifade edemiyorum.

İbrahim Beye şu örneği verdiğimi hatırlarım. Osmanlı da ‘akıncı’ düzeninden ‘yeniçeri’ düzenine geçmişti. Ama sonrada işler terse gittiğinde merkezi güçlenmeyi temsil eden yeniçeri düzeninin nasıl bittiğini hepimiz biliriz.

Bugün merkezileşmenin zirvesinde sayılırız. Bütün güç tek merkezde ve en önemli sorunu da toplumsal sorunların yukarıya çıkamaması. Umarım bu tespitimde yanılıyorumdur.

Bakın dün “Yapı Ruhsat” verileri açıklandı. Gelin biraz buna detaylı bakalım.

Geçen yıl Temmuz-Eylül arasında 524 bin dairelik bina yapmak için ruhsat (bina yapımı için ilk izin) alan inşaat firmaları bu yıl aynı üç aylık dönemde sadece 135 bin daire yapmak için ruhsat almış. Olayı biraz daha değişik ifade edelim: Geçen yıl 3. çeyrekte 4 daire yapmak için izin alan inşaatçılar artık 1 daire yapacaklar.

Konut (ikamet amaçlı) bina yapımında bu yılın ilk 9 ayında ruhsat başvurusu da yüzde 60 daralmış oldu.

Kısaca ‘harç bitti - yapı paydos’ hali söz konusu.

Hatırlarsanız bir kaç aydır inşaat işinin epey bir süre daha canlanmasının zor olduğunu yazıyordum. Açıklanan veriler bunu net gösteriyor.

Gösteriyor da bizim şimdi düşünmemiz gereken başka bir şey var. Bu inşaat sektöründe 2 milyonun üzerinde çalışan var.

Sektörün elindeki işleri bitirdiğinde yapacak yeni iş nerede ise yok gibi. 2 milyon çalışanın (eğer aynı orantıda ise) daire yapımındaki düşüşe bakıldığında yaklaşık 1,5 milyonu işsizler ordusu için potansiyel oluşturuyor.

Hemen aklınıza inşaat kredi faizlerini düşürmek gelmesin. Zaten çok daha kıt olan  sermayeyi yine betona gömersek hiç ama hiç kalkınma şansımız kalmaz.

O nedenle diyorum zaten; sadece döviz ve faizin düşmesi ile ekonomide işler düzelmez. Sadece düzelmeye imkan tanır. Yeter ki, çözüm modellerini genişletebilelim.

18-11/20/ekran-resmi-2018-11-20-235822.png

  • Abone ol