Uzun yıllar hiç olmadığı kadar yabancıdan gelen bol para ile ucuz faiz dönemi yaşadık. Hatta son 7-8 yıla baktığımızda, nerede ise reel faizlerin sıfıra yakın olduğunu gördük.

Faizler çok düşünce ülkemizde bilgiye-teknolojiye ya da üretime yönelik yatırımlar mı arttı?

Maalesef hayır.

Bol bol kredi kullanıldı ama yatırım oranı eskil dönemleri bile arattı.

Ucuz para, üretim yerine betonu cazip kıldı ve bir çok sanayici üretimi bırakıp inşaatçı oldu.

Arsalar fabrika değerlerini geçince bir çok üretim tesisi kapısına kilit vurdu ve arsa rantını yemeyi tercih etti.

Kısaca ucuz faiz bizi abat etmedi.

Ama ucuz faiz herkesi borçlandırdı.

Kullanılan kredilerin GSYH’ya oranı 2002-03 yıllarında yüzde 12-14 aralığındaydı. Şimdi ise 2,2 trilyonun üzerine çıkan kredi hacmi GSYH’nın yüzde 70’lerine geliyor.

Ekonomi 3,5 kat büyüdü ise bu büyümeden çok daha fazla kredi büyümesi yaşandı. Hatta son yıllarda kredi büyümesi ekonomik büyümenin bile üzerine çıktı.

***

Türkiye çok uzun yıllar bölgesinde nitelik ve çalışma disiplini açısından en şanslı ülke olarak yer aldı. Aynı zamanda maliyet açısından da “sudan ucuz işçi” bulundurarak yatırımcıların hizmetine sundu.

Ucuz işçilik sayesinde ilk özel sektör sanayileşmesine kapı aralandı ve çok başarılı sektörler ortaya çıktı.

Bugün beyaz eşya üretiminde dünya ikincisi konumundayız. Otomotiv ve yan sanayinde ise sorunumuz sadece markaya kaldı.

Lakin hala ucuz işçilik üzerine ısrar ediliyor.

Hatta hala yatırım için düşük faiz şartı ileri sürülüyor.

Şu soruyu kendimize neden bir türlü sormuyoruz? Düşük faiz ve ucuz işgücü olduğunda ülkemizde verimli yatırım ortamı sağlanabiliyor mu?

Daha yüksek katma değere ulaşabiliyor muyuz? Bilim ve teknolojide bir basamak çıkabiliyor muyuz?

***

Yatırım ortamının bir iklim meselesi olduğunu aklımızdan çıkartmamamız gerekiyor. Mesela bilim ve teknolojinin üniversitelerden başlayacak bir hareket olduğunu görmeliyiz.

Eskiden “YÖK varken bilim olmaz” diyen bir anlayışın, bugün YÖK’ün en bariz savunucucu ve kullanıcısı olması hazin bir tablodur. Bu YÖK sistemi ile ihracatımızda yüksek teknolojik ürünlerin payının yüzde 4’leri aşmasını beklemek hayalcilikten başka bir şey olamaz.

Daha çok domates, daha çok limon, daha çok portakal ihraç ederek elbette gelişemeyiz.

Büyüme ve kalkınma için ihtiyacımız olan şey sistemi yeni baştan değiştirmek olmalıdır. Bilim ve teknolojiye dayalı “Bilgi ekonomisine” geçmek olmalıdır. Ucuzluk anlayışı ile kalite yan yana gelmiyor.

Bunu test ettik ve gördük.

***

Ülkemiz toplam geliri birileri için bir başarı ifadesi olabilir. Ama ülkemiz gelir paylaşımı maalesef kimse için bir başarı ifade edemiyor.

Müslüman bir ülkeyiz ama gelir dağılımında OECD ülkeleri içinde en son sıralarda yer alıyoruz.

Müslüman bir ülkede bu kadar adaletsiz gelir dağılımı sanırım hepimizin acı duyacağı bir gerçektir.

Çok açık ve net söyleyeyim: 50 yaşında emeklilik sistemi ile bu ülkede emekliye daha yüksek ücret vermenin imkanı yoktur. Bu sistem çalışanı da, emekliyi de  süründürüyor ve yoksulluğa mahkum ediyor.

Bizim çalışanı ve çalışmayı teşvik etmemiz gereken bir sisteme ihtiyacımız var. Bu sistem elbette daha geç emeklilik ama çok daha yüksek bir emekli ücreti öngörmelidir. Bu sistemde devletin istihdam ve ücret üzerindeki kesinti ve vergi yükleri de hafifletilmelidir.

Örneğin madem işsize çok az para veriliyor o zaman devlet fonuna dönen işsizlik fonunu kaldırmayı bile düşünebiliriz.

Bakınız asgari ücret net maliyetinin hiçbir zaman işverene maliyeti yüzde 35’i geçmemelidir. Özellikle evli ve çocuklu bir asgari ücretlide (hatta bütün çalışanlarda) vergi hesabı aile birey sayısına göre belirlenmelidir. Çünkü o gelir bir kişiye ait olsa da, harcama 4-5 aile üyesini kapsamaktadır.

***

Yıllardır yapısal reform kelimesini ağzımızdan düşürmedik.

Ama yıllardır 1 tane yapısal reform yapmadık.

Yukarıda sıraladığım yapısal değişim önerilerinin bir kaçı bile ülkemizde ne çok şeyi değiştirecektir. Keşke farkına varabilsek ve gerçek bir yapısal reform yapabilsek.

Yoksa işimiz-gücümüz portakal satmaya kalmazdı.

  • Abone ol