Yaşadığımız bir kriz mi , yoksa bir buhran mı?

Sorunun cevabını bulamazsak çözüme de ulaşamayız. Eğer yaşadığımızın bir ekonomik kriz olduğunu dahi kabullenmekte zorluk çekiyorsak, buhrana yönelik dönüşüm ve değişim reformlarını hiç yapamayız.

Zaten yapamıyoruz da.

Yıl 1994: 1987 bazlı GSYH hesap yöntemine göre ekonomimiz yüzde -6,1 küçülüyor. Lakin ertesi yıl yüzde 8,0 büyüme ile kriz öncesinin de yüzde 1,4 üzerine çıkıyoruz.

Yıl 1999: Ekonomimiz yüzde 3,39 küçülme yaşıyor. Oysa ertesi yıl yüzde 6,64’lük büyüme ile kriz öncesi seviyenin de (1998) yüzde 3,03 üzerine çıkıyoruz.

Yıl 2001: Ekonomimiz yüzde -5,96 küçülüyor. Ardından 2002 yılında yüzde 6,43 büyüme geliyor. Böylece kriz öncesinin de yüzde 0,08 üstüne çıkılıyor. Hatta 2001 krizinde toparlanma sonraki izleyen yıllarda yüzde 5,61, 9,64, 9,01 gibi büyüme oranları ile adeta tarihe karışıyor.

Yıl 2008 III ve IV ila 2009 I ve II dönemler: Ekonomi yüzde -6,32 daralıyor. Ardından 2009 ikinci yarısından 2010 yılının ilk yarısına yüzde 3,89 büyüme geliyor. 2010 yılı büyümesi ise yüzde 8,49 ila 2008 yılının yüzde 3,38 üzerine çıkılıyor.

***

Yaşadığımız son kriz de yıl başında değil, yıl ortasında başladı. 2018 yılı III. dönem yüzde 2,3 büyüme görülse de aslında kriz başlamıştı. Böylece 2018 III ve IV ila 2019 I ve II dönemlerde ekonomi bir önceki aynı döneme göre yüzde -1,06 küçüldü. Yıllık olarak ise 2018 yılını yüzde 2,83 büyüme ile kapattıktan sonra muhtemelen 2019 yılını da küçük bir büyüme ile kapatacağız. (2019 yılı ilk 3 dönem itibari ile yıllık küçülme sadece yüzde -0,66)

O zaman neden bu kadar ağır bir kriz edebiyatı yapıyoruz. Hatta bırakın krizi, bunun bir ekonomik buhran olduğunu ileri sürüyoruz?

Burada elbette TÜİK’in hesap sisteminin önemli etkileri bulunmaktadır.

Bir örnek verelim: Sanayi üretim endeksi 2019 III. çeyrekte iki yıl öncesi olan 2017 III. çeyreğe göre sadece yüzde 0,8 artış gösteriyor. Ama GSYH hesabında sanayi sektörü büyümesi 2017 III. çeyreğe göre yüzde 2,72.

Bir başka örnek ise sanayi üretimi ve elektrik tüketimi: EPDK verilerine göre lisanslı elektrik tüketimi ocak-eylül 2019’da yüzde -2,50 azalıyor. Sanayi sektöründe kullanılan elektrik ise yine aynı dönemde yüzde -5,23 düşüyor.

Ama diğer yandan bakıyorsunuz ki, ocak-eylül 2019 toplamında sanayi üretimi sadece yüzde -2,67 azalmış. Elektrik tüketimi yüzde 5,23 azalırken sanayi üretimi yüzde 2,67 azalıyor. Aynı sanayi üretimi GSYH hesabında ocak-eylül döneminde sadece yüzde -1,67 azalıyor.

l Elektrik tüketimi -5,23

l Sanayi üretimi -2,67

l GSYH sanayi -1,67

Yolculuk size de nasıl geldi? Hesaplar arasında uyum nasıl? Ne dersiniz? Kriz bile yok değil mi?

Ekonomiyi toparladık, iyi veriler geliyor denilen son 3 aya bakalım:

Ekim ayında elektrik tüketimi yüzde -0,97 ve kasım ayında da yüzde -1,08 yine düşmüş. Nitekim benzer sonuçlar kısmen ihracat rakamlarından da geliyor. Son üç ayda (Eylül-Ekim-Kasım) ihracat 45 milyar 593 milyon dolar ile sadece ve sadece yüzde 0,06 artı (26 milyon dolar). 

19-12/23/tablo.png

Cumhurbaşkanı Erdoğan iki gün önce ülkenin yeniden büyüme dönemine girdiğini söylüyor. Verdiği örneklere bakalım:

l Kapasite Kullanım Oranı yüzde 77,2’ye yükselerek son 15 yılın zirvesine çıktı.

l Sanayi üretimi ekim ayında yüzde 3,8, perakende tüketim ise yüzde 5,9 artış gösterdi.

l Mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam son iki ayda 103 ve son 4 ayda 212 bin artışla işsizlik oranı gerileyerek yüzde 13,9 oldu.

l Borsa 110 bin seviyesinin üzerine çıkarak son 1,5 yılın zirvesini gördü.

Ve  şöyle tamamlıyor: “Tarihi bir rekordur bu. Tüm bu gelişmeler işlerin yolunda gittiğini, ekonomik toparlanmanın hızlı bir şekilde sürdüğünü bizlere gösteriyor.”

***

Kapasite kullanım oranı son 15 ayın en yüksek seviyesine çıktı aynı zamanda da sanayi üretimi geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3,8 arttı.Buna rağmen şu soruyu sormamız lazım: Sanayi üretimi 2017 ekim ayında 123,3 endeks seviyesinden 2018 yılında 115,6 endekse düştü. Ve bu yılın ekim ayında yüzde 3,8 artışla 120,0 endekse yükseldi. Dikkat ederseniz sanayi üretimi halen 2017 ekim ayına göre yüzde 2,7 daha aşağıdadır.

Keza aynı durum perakende sektörü içinde geçerlidir. 2018 yılı ekim ayına göre tüketim yüzde 5,9 artmıştır ama bu artışa rağmen tüketim 2017 yılı ekim ayına göre yüzde 2,0 daha düşüktür.

Kısaca hem üretimde hem de tüketimde daha 2017 yılının gerisindeyiz. Ama sadece ve sadece baz etkisi ile yaşanan kısmi toparlanmayı “Ekonomide işlerin yoluna girdiği şeklinde” Tablo 2’de sunuyoruz. 

***

Elbette bütün bunların dışında asıl önemli nokta İNSANDIR.

Bu krizde İNSANIMIZ ne durumda? İş var mı? Ekmek var mı? Sofrada yemek var mı?

Evet, işsizlik mevsim etkilerinden arındırıldığında temmuz ayında yüzde 14,2 seviyesindeyken, eylül ayında yüzde 13,9’a düştü.

Fakat size ilginç bir noktayı vermeden bu durumu anlatamayız.

Son 1 yılda (Eylül 2018-2019) işgücü piyasası sadece 210 bin kişi artmış. Oysa geçen yıl bu sayı (Eylül 2017-2018) 602 bin kişiydi. İki yıl önce ise 1 milyon 113 bin kişi. Eylül 2015-2016 döneminde ise 816 bin kişi. Yani bu yıl hariç tutulduğunda yıllık işgücü artış ortalaması 844 bin kişi.

Ama ne hikmetse bu yıl 210 bin kişi artıyor. Bu ne anlama geliyor?

Bakınız son 1 yılda (Eylül 2018-2019) 607 bin kişi işini kaybediyor. Buna ek olarak işgücü piyasasına yeni gelen 210 bin kişi de direkt işsizler hanesine yazılmış oluyor ve böylece toplam işsiz sayısı 817 bin kişi artarak 4 milyon 553 bin kişiye çıkıyor.

Bir an işgücü piyasasına girenlerin önceki yıllar gibi 844 bin kişi normal arttığını düşünün. O zaman 607 bin işini kaybedenlerin yanına 210 bin yerine 844 bin yeni işsiz daha eklenecekti. Ve böylece eylül ayında mevsim etkilerinden arındırılmış gerçek işsizlik sayısının 817 bin yerine 1 milyon 451 bin kişi arttığını ve işsizlik oranının da yüzde 13,9 değil yüzde 15,6 olduğunu görecektik.

Bir başka nokta ise şurasıdır. Sanayi üretimi ve perakende sektöründe artışları veriyoruz ama bu iki sektörde çalışan sayısı eylül 2018’e göre azalmıştır. Sanayi sektöründe 154 bin ve perakende toptan sektöründe de 184 bin kişi artık işsizler hanesine geçmiştir.

Kısaca Haziran 2012’de 2 milyon 086 bin kişi ve yüzde 8,0 olan mevsimsel etkilerden arındırılmış işsizlik oranı kronik şekilde istikrarlı bir artış göstererek bugün örtülmemiş oranla yüzde 14,0’lere demirlemiştir. Örtüyü kaldırdığımızda ise bu oranın yüzde 15,5’e geldiğini söyleyebiliriz.

Ülkemizde yapısal bir işsizlik vardır ve  mevcut kredili büyümeler bu işsizliği azaltmadığı gibi kronik şekilde artırmaktadır.

***

Geçen hafta Prof. Dr. Daron Acemoğlu bazı görüşlerini basınla paylaştı. Bazı satırbaşlarını aktarmak isterim:

l Ekonomik krizin bitmediğini belirterek, krizin bitmesi için Türkiye’de ekonomik ve sosyolojik değişiklikler olması gerektiğini vurguladı.

l ”İnşaat sektörü Türkiye için de bankalar için de çok önemli ve inşaat sektöründeki durum hiç iyi değil. Bu problemleri 1-2 yıl daha yaşayacağımızı düşünüyorum”.

l “Türkiye’nin üretken bir şekilde büyümesi lazım. Son 10 yıldır üretkenliğin artışı sıfır. Üretkenlik olmadan büyümeye çalışıyoruz bu da olmaz.”

l ”Ekonomik problemlerin sosyal değişimler olmadan doğru yönde çözüleceğine inanmıyorum. Türkiye’nin politik ve sosyal durumu aynı kaldığı sürece olmaz.”

l ”Birkaç şirketin eline daha fazla güç vermek bunların devletle iş yapmasını sağlamak kapsayıcı büyümeyi getirmeyecek. Toplumun özgürlüğünün, sesinin ve özgüveninin artması lazım.”

l ”Güçlü devlet birçok toplumda var ama problem şu ki güçlü devlet olduğu zaman onu kontrol etmek de çok zor.”

***

Bu dönemi eski yazılarımı takip edenler iki bölüme ayırdığımı bilirler. Önce KRİZ döneminde gelir hızla düşer ve ardından BUNALIM döneminde düşük gelir -yüksek işsizlik yaşarız.

Evet, ekonomide kamu kaynakları ve şeffaf olmayan bir MB-Kamu Bankaları eliyle şişkinlik oluşturduk. Buna rağmen çarklar hala çok geride. Ama riskler giderek artıyor.

Hangi açıdan alırsanız alın kaynakların verimli kullanılmadığı ve asla da kullanılamayacağı bir süreçteyiz.

Bu yol bizi giderek artan refaha değil, giderek daha fazla bunaltan bir uzun döneme taşımaktadır.

Net olarak artık şunu görmeliyiz: Türkiye basit bir ekonomik kriz değil, derin bir ekonomik BUHRAN içindedir.

Bu buhran dönemini ifade etmek için evlerden çıkan cansız bedenlerden daha somut ne gösterge olabilir ki.

“Özür dilerim kızım” yazan babanın kendi hayatına son vermesi hangi İslami inanç ve dava ile es geçilebilir?

3 maymunu oynayarak hayatlarına son veren insanların yükümlülüğünü nasıl örtebilir ve görmezden gelebiliriz? Yoksa borsa endeksi 115 bine çıktı diye sevinirken sadece geçen hafta 4 kişinin intiharı hangi endeks ile açıklanabilir?

İNSANİ ENDEKSİMİZ NEREDE? İNANÇ ENDEKSİMİZ YÜKSELİYOR MU? YOKSA HAYATLARINA SON VERENLER BİRER HAİN Mİ? ÜMMETİN BİRLİĞİNİ Mİ BOZUYORLAR?

  • Abone ol