Korona salgınında ölüm oranımız düşük. Bunun iki temel nedeni olduğu söyleniyor: 1- Nüfusumuz genç 2-Sağlık sistemimiz iyi. 

Genç nüfus?

Gerçekten fırsat mı? Eğer fırsat ise neden bugün ileriki kuşakların gelirlerini ipotek eden Hazine Garantili mega projeler yapıyoruz? 

İnsan gençliğinde çalışıp biriktirir. 

Bugün genç nüfusumuza yarın yaşlandıklarında ödenecek KÖİ projelerini bırakıyoruz. Ne kadar verimsiz olduklarını -geçmeyen araçlar üzerinden görebilirsiniz. 

***

Şehir hastaneleri bugün -anlık olarak- bir şans olabilir. Tam salgın esnasında açılıyorlar. Ama şehir içindeki hastaneler kapatılıp yerlerine AVM’ler yapılsaydı ne olacaktı? Çünkü şehir hastanesi açılan yerlerde -asıl proje- şehir içindeki hastanelerin kapatılarak arsalarının rant olarak değerlendirilmesiydi. 

Şehir hastaneleri üzerinden ‘en büyük müteahhitlerimize’ ödeyeceğimiz 95 milyar dolar Hazine garantisi ne olacak? 

Israrla söylüyorum: Şehir Hastanelerinden müteahhitleri çıkartıp kamulaştırmalıyız. Tahkimlerini Londra’ya bağlayarak bu Millete haksızlık etmeyelim. 

Bugün alkışladığımız yatırımların yarın sırtımızda nasıl kambur olduğunu 3. Köprüden (YSS), Osmangazi köprüsünden görüyoruz. 

***

Dün bir gazetenin manşeti şuydu: “Bu bayrak dünyaya yakışıyor” 

Haberin görselinde Türkiye’den İngiltere’ye, İspanya’ya, İtalya’ya giden tıbbi malzeme kolileri yer alıyordu. 

Dış işleri Bakanımızın sözü geliyor tabii insanın aklına: “Yurtiçinde ihtiyaç varken...”

Henüz maske işini dahi çözemedik. Satışı da yasak, dağıtımı da yok gibi.  Ama yardımda epey PR yapıyoruz. 

O ülkelerde bizi alkışlıyor. 

Kendi vatandaşlarının sağlığı için başka ülkelerin mallarına el konuluyorsa, yardımı haydi haydi alkışlarlar. 

Burada iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor:

“Biz Bize Yeteriz”. -Yani içe kapanma.

-”Dış yardım”. -Yani dışarıya şirin gözükme PR’ı.

Aslında ülkemiz için ‘Yumuşak Güç’ kullanımı olan bu tür PR çalışmaları kriz sonrası için büyük fırsatlar oluşturabilir. 

Çin konusunu biliyorsunuz. Salgının kaynağı olarak ciddi bir sorgulama içerisinde. Bunun hesabının sorulacağı malum. 

İşte bu açıdan Türkiye bölgesel üretim merkezi olarak yeni fırsatlar elde edebilir. Ama nasıl? 

Dün bir başka gazetenin haberi şuydu: “Yabancının DİBS payı %7’ye indi”

Haberde yabancı yatırımcıların ülkemizde Devlet Borçlanma Senetlerini satarak hızla paralarını yurtdışına çıkardıkları veriliyordu. 

Evet, yabancı sermaye bırakın reel yatırımı, sıcak paraya dayalı finansal yatırımlarını bile ülkemizde tutmak istemiyor. 

2003-2015 arası gibi-Gelinen ülke değiliz

2016-2020 arası kaçılan ülkeyiz. 

Kaçılan ülkeyiz, çünkü kurallarımız belli değil. Yasaların bile önüne geçen fiili durumlar yaşıyoruz. 

Vakıf mallarına bile el konulabiliyor. Miras hukuku bile es geçilebiliyor. 

Yerel yönetimlerin hukuku bile fiili noktada merkezi yönetimce sınırlanabiliyor. 

Bugün sokaktaki vatandaş “Bana ne ki, herkes haddini bilsin” diyebilir. Hatta “güç” karşısında toplumun önemli bir kesimi ilkelerden de uzaklaşabilir. Ama bilmeliyiz ki, her uygulama ve kural dışılık bize daha yüksek işsizlik ve yoksulluk olarak geri dönmektedir. 

Sadece küçük bir örnek vereyim: 2018 yılında rahip krizinde ABD ile papaz olmuş ve tahvilleri satmıştık. Avrasyacılık modası ile kendimizi bozkırlara salmıştık. 

FED şimdi dedi ki: “Elinde ABD tahvili olanlara swap yolu ile dolar vereyim.” Endonezya bunu yaptı ve parasında istikrar sağladı. 

Biz ise FED ile swap yapamıyoruz. Çünkü elimiz boş. 

IMF ile de başka sorunumuz var. Galiba hesaplarımızı görsün istemiyoruz.

***

Evet, önümüzde büyük fırsatlar var. Bu nerede ise kesin. Ama o fırsatları mevcut yönetim anlayışı ile kullanamayacağımız da kesin. 
İnsana da en fazla bu dokunuyor. 

Bir an önce kaçılan ülke konumundan çıkacak adımları atmalıyız. Aksi halde zaten krizde yakalandığımız bu durumda daha büyük zararlar ile çıkacağız. 

  • Abone ol