'Ekonomide milli bağımsızlığın bir bedeli var. Bizim ecdadımız bu bedeli canı pahasına sayısız kere ödedi. Sıra bizde. Bugün bağımsızlık mücadelesinde taşın altına elimiz değil, yüreğimizi koyuyoruz.'

Bu açıklama Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a ait. 

Yine Bakan yerli ve milli bir ekonomiyi değeri düşen TL ile kurduklarını açıklamıştı. Evet, yanlış duymadınız; TL’miz değer kaybederken aslında yerli ve milli ekonomi kuruluyormuş.

***

Merkez Bankası “Ödemeler Dengesi” tablosundan eski verilere bakıyorum. 1975-1980 arası altı yılda toplam 12,6 milyar dolar ihracat yapılabilmiş. Aynı dönemde yapılan ithalat ise 31,6 milyar dolar. Böylece 19,0 milyar dolar dış ticaret açığı ve 12,9 milyar dolar da cari işlemler açığı verilmiş. Yıllık ortalama dış açık 3,2 milyar dolar, cari açık ise 2,15 milyar dolar olmuş. 

1981-1991 arası döneme bakıyorum. Rahmetli Turgut Özal dönemine... 

İhracat toplamı 99,1 milyar dolara, ithalat toplamı ise 143,4 milyar dolara yükseliyor. Ama tabii burada 11 yıl var. Yıllık ortalamaya baktığımızda ise ihracat 2,1 milyar dolardan %330 artışla 9,0 milyar dolara çıkmış. İthalatın yıllık ortalama büyüklüğü ise 5,3 milyar dolardan %148 artışla 13,0 milyar dolara ulaşıyor. 

Ve sonuç... 1975-1980 arası yıllık ortalama 2 milyar 151 milyon dolar olan cari işlemler açığımız, 1981-1991 arası yıllıkta ortalama 852 milyon dolara geriliyor. 

İhracat artışı ithalat artışının iki katından fazla olduğundan, dış ticaret açığı az bir artış gösterse de cari açık sorun olmaktan çıkıyor. Ya da bu ekonomik modelin bir başka dilini söyleyelim: 1980’lerde yüksek cari açık nedeniyle döviz bulamayan Türkiye 70 sente muhtaç ülkeydi. Oysa 198191 arasında döviz ihtiyacı diye bir şey kalmamıştı. 

2003-2019 arası 17 yıllık değerlere bakıyoruz. 

Toplam ihracat 2 trilyon 264 milyar dolara, ithalat ise 3 trilyon 063 milyar dolara fırlıyor. Daha iyi anlaşılması için toplam değerleri yıllara bölerek yıllık ortalamaya bakıyoruz: İhracat 1992-2002 arası yılda 27,3 milyar dolardan 133,2 milyar dolara yükselmiş. İthalat ise 38,2 milyar dolardan 180,2 milyar dolara. İhracat ve ithalat aynı oranlarda artış göstermiş ama bu büyüklük cari açığı yeniden muazzam değerlere taşımış.
 
1975-1980 döneminde yıllık 2,2 milyar dolar olan cari işlemler açığı, Özal döneminde 852 milyon dolara geriliyor. 1992-2002 arasında ise yıllık cari açık yeniden yükseliyor ve -1,63 milyar dolar oluyor. Ama asıl patlama tabii ki son 17 yılda. 

2003-2019 dönemi toplam 17 yılda cari işlemlerden tam 575 milyar dolar açık veriyoruz. Yıllık ortalama cari açığımız ise -33,8 milyar dolar düzeyinde gerçekleşiyor.

***

Milli ekonomi nedir? 

Öncelikle ilk hedef cari işlemlerden kaynak sağlamaktır. 

Ödemeler dengesi tablosunun üst kısmı olan mal ve hizmet ticaretinde fazla vermektir. Yani cari işlemlerden açık değil, fazla vermektir. 

İşte Özal dönemi son 45 yılın en parlak cari işlemlerini gösteriyor. Türkiye Özal dönemi kadar yabancı sermayeye bağımsız bir ekonomi yönetememiş. 

Burada elbette doların da değer kaybını dikkate almak gerekiyor. Mesela 1975-80 dönemi yıllık 2,2 milyar dolarlık cari açık bugünkü değer üzerinden 9,5 milyar dolar etmektedir. Oysa Özal dönemi yıllık cari açığın bugünkü değeri bile sadece 2,0 milyar dolar ediyor. 

Eğer yüksek cari açığınız var ise borç para alacaksınız demektir. O zaman Sayın Erdoğan’ın sözü karşımıza çıkıyor: “Borç alan emir alır” 

Nitekim Recep Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye’nin dış borçları 129,6 milyar dolardan 467,9 milyar dolara kadar yükseldi. Burada sakın ola “bu borçlar özel sektörün” demeyin; çünkü dış borç ülke meselesidir ve ayrım yapılmaz. Nitekim 2018 ortasından sonra özel sektör dış borç öderken, kamu bu açığı kapatmak için hem de çok yüksek dolar faizi ile dış borçlanmaya gitmek zorunda kalmıştır. 

Bilgi: 2018-I. dönem ila 2020-I. dönem arasında özel sektörün dış borcu 72,5 milyar dolar azalırken, bunun yerine kamunun dış borcu 36,6 milyar dolar artmıştır. Özel sektör dış borç öderken, kamu bu döviz çıkışı karşısında dolara yüzde 6-7 faiz vererek döviz ihtiyacını karşılamıştır.

***

Milli ekonomi üretmek ama katma değerli üretimle kazanç sağlamayı gerektirir. Bu da cari işlemlerin istikrarlı açık vermemesi demektir. Aksi halde büyümeyi durdurup, kurları artırıp cari fazla vermenin maliyeti çok çok yüksektir. 

Mesela siz 3 liraya mal ettiğiniz domatesi 2,70 liraya satarsanız bu kazançlı bir ihracat değildir. Aslında ülkenizden yabancılar lehine kar transferi yaptırıyorsunuz demektir. Ülkenizi fakirleştiriyorsunuz demektir. 

Ya da 700 bin lira olan gayrimenkulünüz 3 yılda toplam enflasyon %30 iken 1 milyon liraya çıkıyor. Siz 910 bin lira yerine reel kazanç elde ettiğinizi sanarak 1 milyon liraya satıyorsunuz ama bunu alan yabancı 3 yıl önce 200 bin dolar vermesi gerekirken, artık 142 bin dolara sizin bu varlığınızı satın alıyor. Çünkü kur 3,5 liradan 7,0 liranın üzerine çıkmıştır. 

Ülkenizin mallarının değerini düşürdüğünüz gibi aslında ülkeniz insanının emek değerini ucuzlatıp yabancının hizmetine sunuyorsunuz demektir. Böyle bir model milli fakirleşmeden başka bir şey değildir. 

***

Cari işlemlerden fazla vereceksiniz veya cari işlem açığınız çok düşük olacak ama bu aynı zamanda büyüme dönemi ile sağlanacaktır. 

Sürdürülebilir ekonomi bu demektir. 

1980-91 döneminde Türkiye bugünkü değerle yıllık 2 milyar dolar cari açık verirken yıllık ortalama büyüme hızı da tam yüzde 6,2 oranında olmuş. 

1991-2002 döneminde ise yıllık cari açık bugünkü değerle yıllık 2,8 milyar dolar ederken, büyüme ortalaması ise sadece yüzde 4,2’de kalmıştır. 2002-2019 arasında ise kümülatif yıllık ortalama büyüme yüzde 8,2’ye çıkıyor ama yıllık cari açığımız da 33,8 milyar dolar gibi muazzam bir düzeye geliyor. 

R. T. Erdoğan dönemi büyüme oranı yüksek gibi görülse de burada müthiş bir illüzyon vardır. GSYH 2002-2019 arasında 517 milyar dolar artışla 754 milyar dolara yükselmiş görülüyor ama aynı dönemde verilen cari açık 575 milyar dolarla büyümenin daha da üzerindedir. 

Yani 2002-2019 büyümesinin yerli olmadığı, tamamen yabancının verdiği para ile sağlandığı görülmektedir. Hatta yabancının verdiği paranın bile altında büyümüşüz. 

Olayı şu şekilde izah edelim: 

1980-91 döneminde büyüme 112,5 milyar dolar ve cari açık toplamı 9,4 milyar dolar. Özal döneminde cari açığın büyüme payı %8,33

Oysa AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan döneminde büyüme 517 milyar dolar ama cari açık 575 milyar dolar. Yani büyümede cari açığın payı yüzde %111 

Özal dönemi 11 yıllık büyümesinin bugünkü dolar değerinin de 270 milyar dolara karşılık geldiğini ve bunun da yıllık 25 milyar dolarlık büyüme olduğunu ama carı açık düşünce reel öz büyümenin 23 milyar dolara karşılık geldiğini belirtelim. 

Recep Tayyip Erdoğan döneminde ise cari açık düşünce öz büyümenin olmadığını, ülkenin eksiye düştüğünü de not edelim. 

Şimdi asıl soru ile konuyu kapatalım: 1994 ve 2001 kur şoklarında dahi ihracatın arttığı, ithalatın düştüğü görülürken, bugün bu dengeyi bile kuramaz noktaya nasıl geldiğimizi düşünelim. 

Bütün ihalelerini Amerikan Doları ile yapan, kendi öz yurdunda bile Amerikan doları ile kendi vatandaşlarından borçlanan, ülkesini yabancı sermayeye bağlayan, onlarsız adım atamayan bir ekonomik modeli hangi yabancı desteklemez? Milli ekonomi gerçekte nedir?

kahveci

  • Abone ol