Bugün büyüme rakamları açıklanacak.

Muhtemelen yine sevinmeyenler hain ilan edilecek. Yarınımızın aslında ne kadar parlak olduğu; bugün yaşadığımız karanlığın iç ve dış düşmanlar nedeniyle oluştuğu anlatılacak.

Yönetimin ak ve pak şekilde en doğru işleri yaptığı, günahsız ve müjdeli oldukları ima edilecek. 

Ama ya gerçekler? 

Ülkelerin yapısal çöküşler yaşadığını bilirsiniz. Mesela 1900’lerde , sonrası 1950’lerde Arjantin dünyanın parlak bir ülkeydi. 1950-60’larda Filipinler de bölgede Japonya’dan sonra en parlak ülkeydi. 1970’lere baktığımızda ise Japonya 2000’lerde dünyanın en büyük ekonomik gücü olacak deniliyordu. 

Oysa bugün durumlar nedir? 

Filipinler bir diktatör sonrası bir daha kendini toparlayamadı. Arjantin sürekli devresel krizlerle geriledikçe gerildi. Japonya ise 1980’lerde yavaşladı ve 90’larda adeta stop etti. 

Bazı ülkeler ise arada bir yaşadıkları parlak dönemlerden sonra söndüler. Mesela Meksika Tekila krizinden önce parlak bir gelecek vaat ediyordu. Ne oldu da Tekila krizi sonrası o parlaklığa bir daha ulaşamadı? Ama Arjantin gibi de çökmedi. 

Malezya örneğine bakalım. Hatta asıl Tayland örneğine... 1997 Uzakdoğu krizinin fitilini en parlak ülkeyken Tayland nasıl başlattı? Meksika, Malezya, Endonezya ve nihayet Tayland... Bu ülkeler bazı dönemler yüzde 8-9 yıllık büyüme yakalaşmıştı. Ama sonra öyle bir çöküşler yaşadılar ki, ekonomik bunalımlarla kendilerini zar zor toparladılar. Bazıları hala çok geride tabii.. 

Türkiye’ye gelince... 

2002-2017 arasında aslında bir parlaklık yaşadık ama bu parlaklık bizim değildi. Hiç sağlıklı olmayan, sürdürülebilirlik imkanı olmayan bir parlaklıktı bu. 

Hatırlayın Özal dönemi ile kıyaslamıştım. Özal döneminde de yüksek büyüme vardı ama cari açıksız bir büyümeydi. Yıllık 850 milyon dolar olan cari açığın bugünkü değeri 2,1 milyar dolar ediyordu. Oysa 2003-2017 büyümesinde yıllık cari açık 33,8 milyar dolar ile yıllık dolar büyümesinin bile üzerindeydi. 

Yapısal olarak üretim yerine tüketimi harekete geçirmiştik. Tekstil sektörünü bile kaput diyerek hor görmüştük. Velhasıl TL aşırı değerlendi ve içerideki bir çok üretim süreci aksadı. 

Özal döneminde büyümeyi imalat sanayi sürüklerken, AK Parti döneminde sanayileşme gerilerken hizmet sektörü ile büyüme geldi. Yani üretime dayalı değil, tüketime dayalı göz boyayan büyüme... 

Japonya üretime dayalı büyüme gösterse de gayrimenkul değeri aşırı artış göstermişti. Tayland ise tıpkı bizim gibi yabancı sermayeyi betona gömmüş ve heba etmişti. 

Şimdi nereye geldik? 

2015 yılından beri işsizlik oranımız kronik yükselişte. İç borç azalmıştı ama şimdi dış borçları ikame emek durumu ile hızla yükseliyor. Temmuz 2017’de 817,3 milyar lira olan kamu borç stoku tam 3 yıl sonra Temmuz 2020’de 1 trilyon 720,9 milyar liraya yükseldi. Kamu borcu sadece 3 yılda yüzde 110 oranında arttı. 

Kamunun borç stokundaki yükseliş sadece kur artışı ile dış borçlardan gelmiyor. İç borç stoku 504,6 milyar liradan 1 trilyon 046,7 milyar liraya; dış borç stoku ise 312,6 milyar liradan 674,2 milyar liraya yükseldi. Artışlar nerede ise eşit seviyede. 

Not: 2018 ortasından itibaren özel sektör net dış borç öderken (76,8 milyar$), bu açığı kamu dış borcu ile kapattık (net 35 milyar $). Demek ki neymiş: Dış borç ülke borcudur; kamu-özel ayrımı olmazmış (Makro ekonomik etki açısından). 

İşin bir de çevrilme süresi var. Yani GÜVEN göstergesi. 

2017 Temmuz ayında iç borç aylık ortama vadesi 73.0 aya karşılık geliyordu. Temmuz 2020’de kamu iç borçlanmanın vadesi 32,4 aya çoktan geriledi bile. 

Kamu neden hızla borcunu artırıyor? Çünkü bütçe dikiş tutmuyor. Ekonomide yaşanan durgunluk ve kamunun savurgan harcamaları birleşince açık adeta kaçınılmaz hale geldi. Ve işin daha vahimi şudur: Mevcut musluk fiyatlarına bakınca kamunun lüks harcamasını 83 milyon çalışarak karşılayamaz noktaya gelinmiştir. 

Paul Krugman gelişmekte olan ülkelerin yapısal krizlerini iki temel kelime ile ifade ediyor: 

1- Ahbap Kapitalizmi 
2- GÜVENSİZLİK 

Aslında birbirini tamamlayan iki politika... 

Şimdi yine Türkiye neden uzun yıllar düzelmez tezine gelelim: Türkiye sermaye üretemiyor; en küçük parasal genişleme dahi cari işlemleri açığa sürüklüyor. Yabancı sermaye ise GÜVEN bunalımı ile bırakın gelmeyi, her gün gitmeye devam ediyor. 

Tüketim artık çok daha sınırlı; artan işsizlik ve gelirsizlik tüketimi daha da daraltıcı yönde etkiliyor. Kamu ise kemer sıkamıyor ve verimli hiçbir yatırıma gidemiyor. 

Suni faiz baskısı, kur baskısını patlatıyor. Faizler artınca da yaprak kımıldamıyor. Maliyet baskısı ise enflasyonu artırarak yüksek faizi pompalıyor. Kamu ise verimsiz ama yüksek harcama yapısı ile parasal kaynakların bir numaralı kullanıcısı haline geldi. Oysa kapitalizmin temel kuralı sermayenin özel sektör tarafından verimli kullanılmasıdır. 

Burada sadece bir kaç ana başlıkla verdiğim temel sorunlar şunu gösteriyor: Türkiye her geçen yıl daha da bunalımlı bir ekonomik tablo yaşamaya mahkum edilmiştir. Aradaki küçük çaplı yükselişler sadece ana düşüşlere kısa tepkiden öte bir şey değil. 

Bunalım ekonomisine aslında 2015 yılında girdik ve 2018 yılında bunalım ekonomisi krizler sarmalını oluşturmaya başladı. Şimdi bu yeni bir kriz sarmalı başlıyor. Umarım bu kışı atlatabiliriz. Umarım Arjantin olmayız. 

  • Abone ol