Merkez Bankasının dövizleri satılmış, kasada bakiye eksiye düşmüş. Ya da Hazineden müteahhitlere verilen garanti 150 milyar doları aşmış. 

İnanın bunlar temel sorunlarımızın yanında daha küçük kalır.  

Ekonomide yaşadığımız tıkanma yanında toplumsal yaşantımızdaki geri gidiş çok daha büyük bir sorun.  

Dün Yusuf Ziya Cömert çok önemli bir konuya değindi. “Kitapsız Üniversite” başlıklı yazısında “Hukuk fakültesi dekanlarından 4 tanesinin ilahiyatçı olması ilginç” diyor. “ Türkiye’deki 20 hukuk fakültesinin dekanı hukukçu değil. Aralarında veteriner, kimya hocası, ziraatçı, tabip olanlar var” diye ekliyor. 

Ve asıl noktayı şu şekilde anlatıyor: “İlmin ne önemi var? Kitabı, belgeyi ne yapacaksın? Sen slogan atabiliyorsan yeter. Profesör olursun.”  

***

Dışı parlatılan bir şeyin içini nasıl çürütürsünüz? Bunun en güzel örneği bizim eğitim sistemimiz olabilir.  

Görüntüde üniversite sayısı ve üniversiteye giden öğrenci sayısı hızla artırılır ama bu eğitim aslında mesleksizlik eğitimidir.  

Herkesi üniversiteli yapmak eski SSCB yöntemidir. Mesleki eğitimi bitirmek ve teknik kapasiteyi aşağı çekmek şirkette herkesi müdür yapmakla benzeştir.  

***

Daha dün önümüze gelene “Eyyy...” diyerek “Siz yolunuza biz yolumuza” seslenirken, bugün haklı davalarımızda bile yapayalnız kalıyoruz.  

Dış ülke temsilciliklerini diplomatlar yerine partinin eski elemanlarından doldurunca da dış politika çökebiliyor.  

Kısaca içerden öyle bir çürüme yaşıyoruz ki, bunun yarınlara etkisini düşününce bile korkuyorum.  

2015-2017 arası ekonomik kriz gelecek ve ben korkuyorum diye defalarca yazı yazdım. Hatta yaşanacak olanın bir krizden öte geniş bir buhran olacağını da belirterek önlem alınmasını istiyordum. 

Ama bugün korkularım çok daha derin.  

Keşke ekonomik kriz ve/veya buhran yaşasak ve sadece burada kalsa. Oysa bizler çok derin bir toplumsal çöküş içerisindeyiz. Ülke olarak büyüme rakamları yakalayacağız ve bazı büyümler görülecek. Ama temel çöküş mevcut ortamda derinleşerek sürecek.  

***

Burada bir ana sorun ise durumu kavrayabilmedir.  

Mesela kriz yazıları yazdığımız 2015-2017 arasında henüz ortada bir kriz esintisi bile yoktu. Ama işi bilenler krizin sert bir şekilde geldiğini görüyordu.   

Bugün toplumda bakış açısı maalesef olay sonuçlandığında değerlendiriliyor.  

Bu açıdan bakınca şu tablo bize bir şeyler anlatmalı: 18-34 yaş grubu 2003’te yüzde 58,5 mutlu ve buna karşılık 55-65+ yaş gurubu yüzde 58,7 ila birazcık daha fazla mutlu.  

2020 yılında ise 18-34 yaş grubu mutluluk oranı yüzde 47,0’ye gerilerken 55-65+ yaş grubunda bu oran sadece 53,4’e geriliyor.  

Ama işin en acı tarafı eğitim grubunda. Üniversite okuyanların mutluluk oranı tabiri caiz ise çökerken mesela bir okul bitirmemişlerin mutluluk oranı 2004 yılı ile aynı seviyede.  

***

1991 seçimlerinde rahmetli Demirel’in müthiş seçim vaatlerini duyan rahmetli Adnan Kahveci çok sıkılmış. Yanına giden babama “Süleyman eyvah gitti ülkenin 10 yılı” diye dert yanmış. Millet olarak biz bu kayıp 10 yıl olduğunu 2001 krizinde anladık. Ama aslında 91 seçimleri (verilen vaatler) bize 10 yıl kaybedeceğimizi göstermişti.  

Şimdi şunu bizler görebiliyor: Ülkemiz içeriden içeriye bir çöküş durumunda. Kurumlar çöküyor, kurallar işlemiyor, liyakatsiz kadrolarla devlet çarkları kilitleniyor.  

Milletten toplanan para verimsiz harcanıyor, verilen taahhütler verimsiz... 

Ama asıl verimsizlik genel toplumsal hayatımızda yaşanıyor. Pozitif bilimden kopuş, okumanın değersizleştirilmesi, taban sınıf ile yönetim hakimiyeti vs vs... 

Kısaca korkuyorum. Hem de çok korkuyorum. Ekonomik krizden değil, toplumsal ve kurumsal çöküşten korkuyorum.  

Yarınlara yönelik umutların çöktüğü bir ülkede gençlere ne diyeceğimizi hiç bilmiyorum. Evlatlarımızı kendi bağnazlığımıza hapsediyoruz ya, en fazla buna üzülüyorum.  

Umarım yanılırım ve umarım kendimizi bir an önce toparlarız.

  • Abone ol