Yöneticilerin seçimle belirlendiği demokratik ülkelerde siyaset bilimcilerin “demokrasi paradoksu” dedikleri bir risk teorik olarak her zaman mevcuttur. Kimi zaman ise fiili bir tehlikeye dönüşür bu ihtimal: Demokrasi yoluyla iktidara gelenlerin demokratik düzeni zedeleyecek ve hatta ortadan kaldıracak hamlelere girişmeleri.

Avrupa’nın yakın tarihinde Nasyonal Sosyalistlerin iktidarı bunun en acı tecrübesi olarak hafızalarda olduğu için ırkçı veya ayrılıkçı siyasetin önünü kesmeye yönelik birtakım mekanizmalar var. Ama doğrudan ırkçı veya ayrılıkçı mesajlar vermeyen popülist liderlerin hedeflerine yürümelerinde bir engel bulunmaması birçok düşünür ve siyaset bilimci için kaygı sebebi.

Yalnızca Avrupa’da değil, bugünlerde dünyanın her yanında popülist siyasetçilerin teveccüh görmeleri herhalde “ortak iklim” ile ilgili bir durum. Yani günümüzde yaşanan büyük dalgalanmaların ürettiği sorunların çözümü konusunda liberal demokrasinin zaafa düşmesiyle, bununla paralel olarak toplum elitlerinin dejenerasyonuyla ve nihayet siyasetçi kalitesinin irtifa kaybıyla…

Açılan boşluğu popülist siyasetçiler dolduruyor. Peki, bu popülist siyasetçilerin peşine takılmaya amade durumdaki kitlelerin ortak özelliği ne? Öyle görünüyor ki bu ortak yan çoğunda birey olma duygusunun gelişmediği (ve dolayısıyla grup aidiyetinin baskın olduğu) gözlenen kişilerin, birtakım tabii -veya gayritabii- sosyal gelişmeler karşısında, mensup oldukları toplum kesiminin ülke yönetiminde veya ülkenin genel gidişatı üzerinde kontrolü kaybetmesinden duydukları endişe.

Almanya’daki aşırı sağcılarda da ABD’deki Trumpçılarda da İngiltere’deki AB karşıtlarında da bu var. Aynı şekilde Türkiye’deki popülist siyasetin etkileyebildiği kitlelerde de benzer bir duygusal hava kolaylıkla gözlemlenebiliyor. Etnik, dini ve kültürel farklılıklar veya geleneksel siyasi kimlikler karşılıklı düşmanlıklara dönüştürülüyor siyaset eliyle. Biri elindekini kaybetme korkusuyla, öbürü kendi hakkı olanın öbürünün elinde olduğu duygusuyla “Bu ülkenin asıl sahibi sensin” ayartmasına kolayca kanabiliyor.

***

Şu da var ki insan doğası gereği farklı olandan tedirgin olur. Bu özelliğimiz içinde bulunduğumuz toplulukların da karakterini belirler. Hatta varlıkları ortak kabullerden oluşan bir konvansiyona dayalı olduğu için toplumlar ve toplumsal guruplar farklı olana insan teklerinden daha fazla kuşkuyla ve hatta korkuyla bakarlar. Çoğunlukla da sağlıklı olmayan tepkiler geliştirir kendinden farklı olana karşı. Bu noktada devreye girip toplumun kendisiyle toplumsal gelişme arasında aracılık yapması gereken bir zümre vardır. Toplum seçkinleri diyoruz bu zümreye. Esas itibarıyla aydınlar, sanatçılar, bilginler ve siyasetçiler (yöneticiler) tarafından teşkil edilen bu topluluğun görevi toplumun çıkarları, ahlaki ilkeler ve doğal zorunluklar arasındaki uyumu sağlayarak düzeni ayakta tutmaktır. Bu yapılmazsa zorunlu değişimlerin veya doğal farklılıkların (ve bunların birilerince kaşınmasının) insanlarda doğuracağı korku ve panik atmosferi toplumdaki uyumu ve hukukun işleyişini ortadan kaldıracak aşırılıklara yol açabilir.

***

Bazı toplumlarda seçkinler zümresi değişik sebeplerle bu görevi yerine getiremez olabiliyor. Bu da iki şekilde oluyor. Biri, söz konusu zümrenin toplumun farklı kesimleriyle veya ana gövdesiyle irtibatının zayıflaması. Toplumla bağı -veya Gramsci’cil terimle “organik” niteliği- pek olmayan bu seçkinler, dilinden ve kültüründen kopuk oldukları insanlara yön verme veya yol gösterme gibi bir imkândan mahrum oluyorlar. İkinci şekilde ise bu zümrenin mensupları, ilkinin tam aksine, çoğunlukla kişisel çıkarlarını güvenceye almak uğruna toplumla aralarındaki mesafeyle birlikte seçkinlik vasfını da kaybedebiliyorlar. Her iki durumda da kitleler önlerine çıkan “yeni” ve/veya “farklı” unsurlara karşı mecburen içgüdülerinin peşinde birtakım tepkiler geliştirme yoluna gidiyorlar.

Tam da bu noktada kitle psikolojisini kendi çıkarlarına malzeme yapmaya yeltenen popülist siyasetçiler devreye giriyor. “Sokaktaki adam”ın baktığında “kendinden” bir şeyler bulup kişilikleriyle özdeşlik kurabildiği zevat. Ama asıl yetenekleri toplumun zaaflarını yöneterek kalabalıkları peşlerinden sürüklemeyi bilmeleridir bunların. Dolayısıyla öncelikle toplumun gerçeklik algılarını manipüle ederek işe başlıyorlar. Komplo teorileri, siyaset mitolojileri, korku masalları ve paranoya senaryoları üretilerek bunlarla bir alternatif gerçeklik inşa ediliyor.

Kitlelerin zaaf noktalarıyla oyuncak gibi oynayan cerbezeli, ağzı laf yapan bu karizmatik liderler iktidara gelmek veya iktidarlarını sürdürmek dışında bir arzu taşımadıkları için hiçbir sınırlamayla mukayyet olmuyorlar. Zaten “alan razı satan razı” ise yapılacak bir şey kalmıyor. Öyleyse söz konusu “rıza”nın temelindeki güdüleri ele alıp çözümü orada aramak gerekiyor.

  • Abone ol