1920 yılı  23 Nisan ayında Ankara’da açılan BMM tarihimizin  önemli dönemeçlerden birisidir.Osmanlı Mebusan Meclisinin devamıdır,üyelerinin büyük çoğunluğu eski seçilmiş milletvekilleridir.Ayrıca bu meclisin en önemli özelliği çok sesli oluşu,her türlü düşüncenin açıkça ifade edilmesi ve demokratik bir yapıya sahip olmasıdır.Meclis başkanı sayın Cemil Çiçek konuşmasında birinci meclis gibi olalım diyor.Bu yıla kadar mecliste verilen resepsiyonlara eşi türbanlı olanlar eşleriyle katılamıyorlardı,yazılı olmayan bu uygulama tarihin çöplüğüne atılmış oldu.(Çöplüğe atılacak daha çok şey sırada bekliyor.) Statükoyu savunan yazar bu durumu şaşkınlıkla karşılarken, ordunun  sessiz kalışını tutuklamalardan dolayı saldırı altında olduğunu söylerken, geçmişteki çağdışı uygulamayı savunuyordu, bir diğeride meclis salonlarına türbanlı girmekle her türlü özgürlüğün sağlandığını ileri sürerek, daha ne istiyorsunuz havalarında.

        12  Eylül  cuntasına kadar adı Milli Egemenlik Bayramı iken,bu tarihten sonra Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak değiştirildi.Çocuk yaştaki insanları yaşları büyütülerek idam edenler, çocukları anne ve babasız bırakanlar, çocukluklarını yaşatmayan sahtekarlar, sözde çocuklara çok değer veriyormuşmuşcasına riyakarlık yaptılar.Bugün hala çocuklarımıza yeteri kadar önem veremediğimiz ortada iken bunun edebiyatını yapmanın anlamı yok.En çok öfkelendiğim konu ise yetkili kişilerin koltuklarını çocuklara sembolik olarak bırakmaları.(Oysa o koltuklar için ne kavgalar yaşanıyor.)

      21. yüzyılda hala çocuklarını mutlu edememiş, sorunlarını çözememiş, sokaktan kurtaramamış, taş attı diye can, mal ve ırz güvenliği sağlanmamış hapishanelere göndermekte beis görmemiş, (Ama bazıları için özel hapishaneler düzenliyorlar.) tecavüze uğramış kız çocuklarını korumaktan vazgeçtim, tecavüzcüleri koruyan, hukuk sistemini değiştirmeyi bile düşünmeyen zihniyetin hala egemen olduğu bir ülkede yaşamanın  bir tür işkence olduğunu söylersem abartmış olmam.

    A.B.D. de ilk defa Asala militanları  tarafından konsolosumuz katledildiğinde, kamuoyu belki de ilk defa Ermeni sorunuyla karşılaştı. Gazetelerur olayı Ermeni düşmanlığını öne çıkartan yayınlarıyla toplumu milliyetçı ve şoven duygularla muhasara altına aldılar. Bende, herkes gibi lisede okuduğum tarih bilgisiyle;  Ermenilerin bizi arkadan vurmaları sonucu bizde onları kendimizi korumak için  savaş sırasında öldürmüşüz.Yıllar  sonra, tarihe ve öğrenmeye merakımdan dolayı işin gerçeğini öğrenmeye başladım, suçu günahı olmayan binlerce Ermeni yurttaşımızın  göçe zorlanması  ve göç sırasında bilinçli olarak katledilmesini  öğrendikçe insanlığımdan utandım, ne zaman bir Ermeni görsem; sanki onun dedelerini katleden benmişim gibi duyguya kapılırdım Hrant Dink’i tanıyıncaya kadar. Sevgili Hrant (Toprağı bol olsun) bizlere gerçekleri anlatarak  hem Ermeni,hemde Türk ırkçılarının tepkisini çekmesine rağmen Ermeni ve Türk toplumunu birbirine yaklaştırdı.Bu gerçeklerin bilinmesinden korkan derin güçler (Kırımı yapan anlayışın uzantıları) Hrant’ı katlettiler ama, bu iki toplum arasında kurduğu köprüyü artık yıkamazlar. 24 Nisandaki Taksim toplantısı buna kanıttır.

        Türkiye demokrasi yolunda adım attıkça, toplumun sırtına yüklenen kamburlardan kurtulup, yeni ve temiz bir devlet inşa ederek, toplumu oluşturan tüm renklerlerin bir arada yaşayabileceği bir sisteme doğru yürüyüşe varmısınız.

  • Abone ol