Çok yoğun günlerin içinden geçiyoruz, kanımca bu yoğunluk bir süre daha devam edecek gibi.ABD başkan yardımcısı Joe Biden'in ülkemizi ziyareti yoğunluğun boyutunu göstermesi bakımından önemli bir gösterge,Cenevre'de yapılacak Suriye krizinin çözülmesinin öncesi ABD'nin politikasını bir nevi dikte ettirme, ayrıca temmuzdan bu yana yaşanan terör olaylarının ülkemizde ve bölgedeki politikalar konusundaki yaklaşımlarını gazeteci, politikacılarla görüşerek kamuoyunun dikkatini çekmesiydi.

CB ve Başbakan’da Biden’le görüşerek Türkiye’nin .Görüşmeler sırasında Biden'in operasyonlar ve Suriye konusundaki tavrı net olarak bildirildi.Milletvekilleriyle görüşürken; söylediği bir söz tüm açıklığıyla her kesimin alması gereken bir ders niteliğinde. Biden ne diyor; "Amerika'nın yararı nerede biliyorum ama bu sizin (Türkiye'nin) yararınıza mıdır, işte bunu bilmiyorum."

        Devletlerin dostları ve düşmanları kalıcı değildir, çıkarları doğrultusunda dost olurlar, çıkarları bozulunca düşman olurlar.En son ABD-İran olayını örnek olarak verebilirim.Yıllarca birbirine düşman olanlar anlaşarak dost olmaya karar verdiler.Bölgede kartlar yeniden karılırken kimin yanında kime karşı olacaklar üç aşağı beş yukarı belli oldu. Üzülerek söylemek zorundayım, ülkemizde ki bazı gruplar siyasi iktidara karşı husumetlerinden dolayı devletin bu konudaki politikalarının karşısında, buna karşılık ABD'nin koruyuculuğunu ve hatta daha da ileri giderek hamiliğini isteyecek boyutta politikaları savunuyorlar.

Yukarda söylendiği gibi ABD herkesle beraber olabilir, yeter ki çıkarlarına destek versinler.Demek ki; ülke çıkarları ile ideolojik çıkarlar uyuşmadığı zaman dün emperyalist olarak suçlanan devletlerin politikasını savunmak hiç de yadırganmıyor gibi olsa da, halk bunun farkında. Biden üzerine güzellemeler yapan yapana.

           Cenevre'de ocak ayının sonunda yapılacak Suriye zirvesine hazırlık amacıyla, masada Türkiye'nin elini zayıflatmak, hatta masada yer almasını engellemeyi amaçlayan politikalar devreye sokuldu.Güneydoğuda hendek, barikat direnişin yaygınlık kazanması PKK'nın şiddet olaylarını tırmandırması, buna karşılık hükümetin sokağa çıkma yasağı uygulayarak,şehre inen PYD militanlarını temizleme operasyonuna kalkışması karşısında; başta HDP'nin ve bazı 'sol' grupların barış, demokrasi gibi kavramlarla şiddet politikalarını haklı kılacak yaklaşımlarını samimi bulmakta zorlanıyorum.

1028 akademisyenin bu konuda hükümet politikasını en ağır bir şekilde eleştiren imza kampanyası kamuoyunu alabora etti.Bu operasyonlar sırasında siyasi iktidarın yanlışları olmamış mıdır, daha farklı yaklaşımlar gösteremezmiydi gibi eleştirilere amenna.Ama KCK'ya bir tek cümle de olsa siz ne yapıyorsunuz diyemeyen bu bildiri zaten doğuştan arızalı.

       İkibuçuk yıldan bu yana çözüm sürecini yaşayan Kürtler ve Türkler barış ortamının bozulmasından o kadar rahatsızlar ki, üstüne üstelik barışı bozanlara ağzını açmayıp, ülkeye yabancı gözlemcileri davet etmeleri karşısında hezeyana kapılmaları işten değil.Aslında bu bildiriye karşı çok sert, işten çıkarma, gözaltına alma gibi önlemler yerine yine akademisyenlerden oluşan karşı bir bildiriyle cevap verilmiş olsaydı, bence daha yararlı olurdu diye düşünüyorum.Haksızların mağduriyet pozisyonunu kullanmalarına fırsat verilmemiş olurdu.

        Bir haftadır Düzce imza kampanyasını tartışıyor, imzacılara destek olması için 25 avukatın destek vermesi bu konuyu daha da alevlendirdi.İmza sahiplerinin bir kısmını yakinen tanıyorum, aslında içlerinden büyük çoğunluğu çözüm süreci sırasında PKK'ya ve hükümete karşı en ağır eleştiri getirirlerken, HDP il binası saldırıya uğrarken ağızlarını açmayanlar hendek ve barikatı haklı görenlere destek vermelerini nasıl açıklayacakları merak konusu.

       Bende Akil İnsanlar toplantısına katılanlardanım, orada çözüm için ne gerekiyorsa yapılsın diyenden, ne çözümü kardeşim, PKK' yı, Öcalan'ı yok edelim diyen görüşler sergilendi.Hatta bir ticaret odası başkanı Öcalan serbest bırakılsın dediği zaman salonda çıt çıkmadı.Demek ki; o günlerde toplum gerçekten çözüm istiyordu, şiddet son bulsun diyordu.Bugün tepkiler çok şiddetliyse bunun nedeni bu barış ortamının bozulmasıdır.Yine de ' Bu bildiri faciadır, fikir özgürlüğünün karşısındayız' gibi yaklaşımlar sorunu çözme yerine toplumu daha fazla germekte.Halbuki barış ve demokrasi bizim derdimiz olmalı ve olmak zorunda.Yoksa bu konuda kılını kıpırtmayanların derdi başka.

Buda nerden belli ne diyorlar; siz’ Urfa'da Osman Baydemir'le horon tepmedin mi, yemek yemedin mi,sohbet etmedin mi, PKK'yla müzakere etmenin ne kadar önemli olduğunu beyan etmedin mi’ diye barışçı ve uzlaşmacı tavırları suçmuş gibi göstermelerine ne diyelim.Ama yinede hiç hoşumuza gitmesede,en aykırı düşünceler olsa da düşünceyi ifade etme özgürlüğünü savunmalı ve hayata geçirmeliyiz.Çünkü gerçek demokrasinin yolu buradan geçer.Ülke olarak bu sorunu çözmek zorundayız, bunun içinde herkesle görüşmeli, bu konuda Leyla Zana'nın randevu teklifine sayın Erdoğan'ın olumlu cevap vermesi karanlıkların  içinden yeni bir ışığın doğması gibi olacaktır.

Dikkat ederseniz; çözüm sürecinin en büyük yararı Kürt halkı artık savaş istemiyor, ayrıca batıda Kürtler çözüm sürecinin bozulmasının müsebbibi olarak görülmüyor.Eğer bu süreç yaşanmasa durum daha karmaşıklaşıp trajik olayların yaşanmasına engel olunamazdı.Biraz sabır, biraz daha kararlılık bizleri barışa götürecektir.Barışın, demokrasinin, insan haklarının yanında, savaşın, terörün, zalimin karşısında olduğumuz sürece bizi kimse yolumuzdan alıkoyamaz. Kalın sağlıcakla.

  • Abone ol