Türkiye gibi “geri vitesinin sınırı” olmayan bir ülkede, her şey gibi basın tarihini yazmak da kolay değil.

12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’yi hatırlatmaya ve analiz etmeye çalışırken, bir bakıyorsunuz “darbe tartışması” yeniden gündeme oturmuş. “Subliminal darbe” suçlamaları da işin sosu…

Tarihte kronolojik bir akışkanlıkla ileriye doğru yol almaya çabalarken, sanki daha da geriye yuvarlanıyorsunuz.

Belki de basın tarihini bir zincir içinde değil, kâh dünden kâh bugünden söz ederek sürdürmek daha manalı olacak.

Geçmiş üzerinden yorum yaparak bazı sonuçlara ulaşmak, tarihsel ilerleme sürecini daha sağlıklı sürdüren ülkeler için anlamlı, tepe taklak geriye doğru yuvarlananlar için değil…

Yaşanan an dünden geriyse, geçmişi hikâye etmenin anlamı zayıflıyor.

***

Tabii, yaşanan anın dünden geri olabildiği ülkelerde, mutlu olmak pek mümkün gözükmüyor.

Nitekim bu yılki Birleşmiş Milletler Dünya Mutluluk Raporu yayınlandı ve Türkiye serbest düşüşte.

En mutlu ülke ise Finlandiya.

İlk 10’da yer alan ülkeleri de anımsatalım:

- Finlandiya  

- Danimarka

- İsviçre       

- İzlanda

- Norveç      

- Hollanda

- İsveç         

- Yeni Zelanda

- Avusturya  

- Lüksemburg

***

Bu sıralamadaki en mutlu ülkelerin ortak özelliği ne?

Liberal demokrasi ilkeleriyle yönetilmeleri… Liberal bir rejime sahip olmaları.

Oralarda ne darbe oluyor, ne darbe paranoyası yaşanıyor ne de asker ve siviller vesayet kavgasına tutuşuyor, ne de askerî vesayet gitsin yerini demokrasi alsın derken yerini sivil vesayet alıyor…

***

Ne de basın tarihi yazmaya çalışan biri kırk yıl önceki askerî darbe döneminin medyasını anlatırken kendini yeniden darbe tartışması içinde buluyor.

Daha neşelisi, temel hak ve özgürlüklerini kullandığı için 30 yıllık bir akademisyen “subliminal mesaj vererek darbecilik’’ yapmakla suçlanmıyor…

Hukuksal zorbalıkla 21 ay yatırılmıyor, anayasa yok sayılarak ağırlaştırılmış müebbete mahkûm edilmiyor.

***

Liberalizm, bireysel özgürlük üzerine kurulan bir siyasi felsefe ve dünya görüşü. 

Özünde temel hak ve özgürlükler var: İfade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, serbest ticaret, sivil haklar, demokratik bir devlet, çoğulcu demokrasi... 

***

2021 yılında ise sadece siyasal İslamcılar açısından değil, kendini muhalif olarak konumlandıran kimileri için de “liberal demokrasi” ve “liberalizm’’ adeta saha dışına atılmış. Hattâ korkulan bir düşünce…

Durum böyle olunca… Yandaş veya kendine muhalif diyen kanalların bile ekrana çıkarılacaklar listesi olan bir ülkenin hangi yol ve yöntemle demokratikleşeceği de muallakta.

Daha da ilkel bir yaklaşım var… Televizyon kanallarında, liberalizm yasaklı olmakla kalmıyor, kendilerini “demokrat’’ olarak niteleyenlerin bile sövgülerine hedef oluyor. Buna 2021 yılı Türkiye medyasının beyinsel sefaleti de denebilir.

***

John Locke, David Hume, Adam Smith ve Friedrich Hayek gibi altın beyinli insanların üç asırdır ilmik ilmik örerek oluşturdukları; bireyi devlete karşı koruyan tarihsel düşünce, buralarda maalesef hâlâ tehlikeli…

Hakaret, sövgü ve küfürden nitelikli bir beyinselliğe geçememenin doğal bir sonucu bu. Kadük beyinler çapulculuğu…

İlerde  basın tarihi, medyayı sadece siyasal İslam baskısı  açısından değil bu yönüyle da yazacak. Hattâ kimileri otokratik bir rejimin baskılarını bir yana bırakıp liberalizm düşmanlığıyla vakit geçirmeyi evlâ sayar hale gelmiş durumda.

***

Siyaset ve onun güdümündeki medyada, İslamcı bir baskı rejimi yol alırken “liberalizm” adeta ortak düşman gibi. Bu dönemde farklı cenahta duruyor gibi görünseler de, medyadaki ikinci garabet, ortaklaşa 15 Temmuz yargısının mağdurlarını yok saymak, onları görmemek.

Kendini muhalif olarak tanımlayanlar için bile tek mağdur, bugünkü siyasal iktidarın “mağdur” olarak sunulmasına izin verilenler… Siyasal iktidar yönlendirmesindeki hukuksuzluk önce mağdur ediyor, sonra mağdur ettiklerini hukuksal bir kılıfla yeniden kendine ortak alıyor, yeni ortaklarla da bu kez başkalarını mağdur ediyor. Mağdur edilip yeniden ortak olanlar da siyasal iktidarı değil yeni mağdurları suçluyor.

 Güzel oyun.

***

Siyasal iktidarın muhalif gördüğü herkesi afaki bir şekilde etiketlediği, kendini muhalif olarak tanımlayanın da bu suçlamaların peşinden gittiği garip bir dönem. Ama dönemsel olmayan ve pek de değişmeden varlığını sürdüren daha temel bir soru ve sorun var:

Burası neden özgürlükleri ve insanı esas alan liberalizme bu derece düşman?

Birincisi, bu eski bir İttihat ve Terakki geleneği… 

Bunu anımsattığım yazıda şunu belirtmiştim: 

Seçimlerde İttihat ve Terakki Partisi’nin Osmanlı Ahrar Partisi’ne yönelttiği ağır ve şaşırtıcı üslûbu, seçim atmosferini, tartışmaları ve tartışma dilini tarihsel bir perspektifle incelerseniz, siyasetteki mevcut dilin ve liberal düşmanlığının bugüne İttihat ve Terakki’den kalma olduğunu açıkça görürsünüz.

***

İkincisi, çok daha önemli ve yapısal bir nedeni var …

Buna da Silivri Hapishanesi’nden notlarımda değinmiştim:

Vurun liberalizme, yeni hedef: Liberal Demokrasi

Soygun varsa, yolsuzluk varsa, kimse rekabet istemiyorsa, temel hak ve özgürlükler askıda ise, tabii ki düşman liberal demokrasi ve liberal demokratlar olacak… 

Hele hele ‘camii parfümlü siyaset ile kışla parfümlü siyaset’ koalisyona gitmişse

***

Otokratik bir yönetimin baskısı altında gittikçe nefes alamaz hâle gelen bir toplumun çıkış yolu olabilecek ve öncelikle temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak evrensel yöntem, ortaklaşa yok sayılarak adım atılmaya çalışılıyorsa bunun çok fazla zaman ve enerji kaybettireceği ortada.

Madem mevzu basın tarihi… 1980’li yıllardan günümüze sıçrayarak bu resmi de tabetmenin belki yarına bir faydası olur.

Olmazsa da not olarak kalır.

 

  • Abone ol