Türkiye’nin hukuk sistemiyle ilgili Avrupa’dan ve Amerika’dan gelen en küçük eleştiriden bile rahatsız oluyoruz, fena halde canımız sıkılıyor. Kuşkusuz hiçbir devletin ya da kurumun Türkiye’ye adalet dersi vermesini, ayar çekmesini kabul edemeyiz. Çünkü devletler egemen ve bağımsız yapılardır, dolayısıyla altına imza koyduğumuz uluslararası sözleşmeler ve de AİHM gibi kurumlar hariç, bir devletin başka bir devletin yargısı konusunda üstenci bir bakışla yön tayin etmesi elbette kabul edilemez.

Hemen hatırlatalım, her ne kadar şimdilik işler yolunda gitmese de Türkiye AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten bir ülke. Unutmayalım, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaklaşık beş ay önce Türkiye’nin bir hukuk reformuna ihtiyacı olduğunu söylemiş ve “Kendimizi başka yerde değil, Avrupa’da görüyoruz. Geleceğimizi AB ile kurmayı tasavvur ediyoruz” diyerek Türkiye’nin gerçek yerinin neresi olduğunu en net ifadelerle dünyaya ilan etmişti.

Eğer geleceğinizi Avrupa’da görüyorsanız, demokrasinin temel kriterleri arasında yer alan hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve hesap verilebilirlik gibi değerleri de kabul etmek zorundasınız demektir.

Dünya da biliyor, biz de biliyoruz ki Türkiye’de yargı bağımsız ve tarafsız değil. Maalesef yargı sistemimiz siyasi iktidardan gelecek işarete bakarak yargısal bir süreç yürütmekte, bu yüzden de adil kararlar verememektedir. Hiçbir hukuki gerekçe olmadan, doğru dürüst iddianame bile hazırlanmadan yazarların, siyasetçilerin, iş insanlarının 4-5 yıldır tutuklulukları devam ettirilmektedir.

Hiç uzağa gitmeye gerek yok, daha birkaç gün önce ana muhalefet partisi CHP’nin “128 milyar dolar nerede?” afişi vinçlerle indirildi ve bu afişin cumhurbaşkanına hakaret içerdiği gerekçesiyle savcılık tarafından inceleme başlatıldı. Son derece doğal ve demokratik muhalefet hakkının bile yargı tarafından cumhurbaşkanına “hakaret” kapsamında değerlendirilmesini, hiçbir demokratik hukuk devletiyle izah etmek ne yazık ki mümkün değildir.

Kabul edelim ki, içinde yer almak istediğimiz demokratik dünya böyle bir ülkeye asla “hukuk devleti” muamelesi uygulayamaz.

Uygulamıyor da zaten… Nitekim Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 14-15 Nisan tarihli toplantısında, Osman Kavala’nın, AİHM Büyük Daire’de 2020 yılı Mayıs ayında kesinleşen kararına rağmen halen tutuklu olmasının uluslararası hukukun ihlali anlamına geldiğini belirterek, Türk yetkililerden bir kez daha, Kavala’nın “derhal serbest bırakılmasını öngören kararın uygulanmasını” istedi.
Ve Komite, “Avrupa Konseyi’nin elindeki tüm araçları kullanarak kararın uygulanmasını sağlamaya hazır olduğunu” vurguladı.
Bakanlar Komitesi’nin Değerlendirmesindeki “tüm araçları kullanarak…” ifadesi, kelimenin tam anlamıyla Türkiye’ye yaptırım uygulamasına işaret etmektedir. Kuşkusuz AB’nin yaptırım kararı siyasi olacağı için, böyle bir kararın alınıp alınamayacağını şimdiden söylemek mümkün değil. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, eğer AİHM kararları Türkiye için bağlayıcı ise Kavala serbest bırakılmalıdır.

Nitekim geçtiğimiz hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ahmet Altan’ın tutukluluğunun hem “ifade özgürlüğü”nün, hem de “özgürlük ve güvenlik hakkı”nın ihlali olduğuna karar vermiş, sonrasında da Yargıtay tahliye edilmesini kararlaştırmıştı.

Avrupa Birliği’nin hukuk ve özgürlükler konusundaki kararlarını beğenelim ya da beğenmeyelim eğer geleceğimizi Avrupa ile kurmayı tasavvur ediyorsak, Türkiye’yi şu uzun tutukluluk ayıbından acilen kurtarmak zorundayız.

Ancak öyle anlaşılıyor ki Türkiye’nin bu hukuksuzluk ayıplarından kurtulması hiç kolay olmayacak. Ama bilelim ki Avrupa bizi zorla “hukuk devleti” yapamaz. Bir süre sonra Türkiye’ye “demokrasi ligi”ndeki bir ülke muamelesi yapmaktan vazgeçer ve yoluna devam eder. Bir krallık olan Suudi Arabistan’la ve askeri rejimle yönetilen Mısır’la nasıl ekonomik ve siyasi ilişkiler yürütüyorsa, bizimle de aynı kategoride ilişkilerini sürdürmeye devam edecektir. Eğer biz bu fotoğraftan rahatsız değilsek durmak yok, hukuksuzlukta aynen yola devam…

 

 

  • Abone ol