Çince hiç bilmem ama bilenler bu sözü hep tekrarlar: "Umarım ilginç zamanlarda yaşarsın!" Dediklerine göre bu, Çinliler'in "Allah belanı versin!" demesiyle eşdeğer bir sözdür. Epey uzamış hayatının tamamını "ilginç zamanlarda" geçirmiş biri olarak bunun ne kadar isabetli bir deyim olduğunu anlıyorum. Memleket gene ilginç zamanlarından birinde. Askeri darbeler ve parlamenter tuhaflıklar arasında gidip gelen bir siyaset hayatımız ve tarihimiz vardı. Bir hayli monotonlaşmıştı. Gerçi 28 Şubat'ta "atipik" sayılır bir darbeden geçmiştik ama genel çizgide değişen bir şey yoktu. "Bıktık" diye mi, "sıkılmayalım" diye mi, "bir değişiklik olsun" diye mi, 2002'den beri seçim yoluyla gelip kurulmuş bir diktatörlük içinde yaşıyoruz. Daha doğrusu "diktatörlük" denecek aşamaya tam gelmedik ama oraya adım adım yaklaşıyoruz. Sürecin birtakım temel kurumsal değişikliklerini de gerçekleştirdik. Örneğin yargıyı yürütmeye bağlayarak zaten yarım yamalak işleyen "kuvvetler ayrılığı"nı devreden çıkardık. 

Desen: Selçuk Demirel

"Dikta", "otoriter yönetim", "baskı", "polis devleti" ve muhtemelen başkaları üç aşağı beş yukarı aynı tarzda bir siyasi yapıyı anlatıyor. Olmadık iddialarla seni mahkemeye veren savcının üniforma mı, yoksa sivil elbise mi giydiği ikincil bir konu. Ama, hayır, bu ayrımların da önemi var, hepsini bir sepete atıp geçmek olmaz. Özellikle de, ayrı "mücadele tarzları" gerektirdikleri için. Ve her biri farklı "ilginçlik" biçimleri getiriyor. İlginç sorulara zemin hazırlıyor.

Örneğin, Tayyip Erdoğan Türkiye'de -başbakan olarak, cumhurbaşkanı olarak- iktidarda en uzun süre kalmış kişi. Niçin böyle? Var olan muhalefetin bir kısmına göre, orada bir gün kalması fazla, kabul edilemez bir şey. Peki öyleyse nasıl oluyor bu?

Ve "önümüzdeki" seçimde benzer bir sonuç alınmayacağının "garantisi" yok.

200 yıllık "batılılaşma" sürecinin sonunda bugünlerde "hilafet" konuşmaları yapıyoruz. Bunun niçin ve nasıl olduğunu araştıran var mı, soran var mı? Yok. Aslında bu da ilginç!

İktidarın "kaybetmekte" olduğunun garantisi yok ama oldukça kuvvetli belirtileri var. Gene "ilginç" bir olgu: İktidar kaybediyor ama muhalefet kazanmıyor! Bunu açıklamak da kolay değil. İktidar, bir süre öncesine kadar elinde tuttuğundan ve tutacağından şüphe etmediği bazı şeylerin elinden kaydığının farkında. Bunun telaşıyla hesapsız hareketler yapıyor. Bakın şu 128 milyar dolar hikâyesine: Muhalefet "128 dolar nereye gitti?" diye pankart asıyor, polis gelip topluyor. Neye dayanarak topluyor? Olacak şey değil. Ama olmayacak şeyin üstüne daha olmayacak bir şey oluyor ve bazı savcılar bu "128"den "cumhurbaşkanına hakaret" davası açmaya hazırlanıyor. Bunu yapmakla bu savcılar Cumhurbaşkanıyla ilgili bir imada bulunmuş olmuyorlar mı? "128 milyar dolar nereye gitti?" sorusu, sadece bir "soru". Bir iddia değil, bir önerme (statement) değil. Peki nedir savcıya bu sorudan "cumhurbaşkanına hakaret" bağlantısını kurduran.

"Pankart toplama" eylemi zaten yeterince kötü. Uyandıracağı en dolaysız düşünce "örtbas etmek gereken bir şey var ki topluyorlar". Nitekim AKP içinden birileri de bu imaları görmüşler, "Ne yapıyorsunuz?" diye itiraz ediyorlar.

Konuyu biraz değiştireceğim, daha doğrusu biraz genişleteceğim. Hani şu hiç katılmadığım yorum var: İktidar bir şey yapıyor, muhalefet ağız birliğiyle "gündemi değiştirmeye çalışıyorlar" diye feryat ediyor. Muhalefet sanki muhalefetini ekonomiyle sınırlı tutmaya karar vermiş. Tamam, burada elverişli bir zeminde duruyor olabilirsiniz ama gündem değiştirmek için yapıldığını söylediğiniz şeyler de yeterince "ilginç" ve önemli ve bunların hepsi (örneğin İstanbul Anlaşması, Ayasofya, daha birçok uygulama) bildiğimiz Türkiye'yi Tayyip Erdoğan'ın hayal ettiği Türkiye'ye birkaç adım daha yaklaştırmak için yapılmış şeyler. Kaldı ki, "Açım" diyenler ya da "Evime ekmek götüremiyorum" diyenler Ayasofya cami oldu diye açlıklarını unutmayacaklar. Ayrıca onlara da dünyada açlık dışında başka kötülükler de olduğunu -örneğin hukuksuzluk- düşündürmenin bir sakıncası olamaz.

Aslında bu "128 milyar" da aynı kategoriye giriyor. Kusurlu bir demokrasiden yola çıkmışız, Tayyip Erdoğan önderliğinde kusursuz bir diktatörlüğe doğru ilerliyoruz. İstenen menzile henüz tam ulaşamamışız. Onun için 128 milyarın akıbetini soran pankartları sokaklardan temizlemenin temizleyenler ve cumhurbaşkanına hakaret davası açanlar açısından ters sonuç verebileceğini hâlâ söyleyebiliyoruz. Yaşadığımız dünyada böyle düşünmek akla yakın. Ama Tayyip Erdoğan'ın hayalini kurduğu Türkiye sahiden kurulacak olsa böyle şeylerin bir önemi kalmayacak. Çünkü o Türkiye böyle soruların sorulmadığı, çünkü sorulamadığı bir toplum olacak. İktidar şu anda polis müfrezelerini salarak ve hatta vinçlerini seferber ederek yasa, anayasa, ne varsa çiğniyor ve bizleri o geleceğe doğru taşıyor.

2021 yılında bir yol çatında duruyor gibiyiz: Tayyip Erdoğan'ın ekonomisi, ama aynı zamanda siyaset etme üslubu yakın zamanlara kadar onun yakınında durmuş kesimleri oradan uzaklaştırıyor. Erdoğan'ın yanında durmaya niyetli olanlar zaten onun yaptıkları hakkında soru sorma ihtiyacı duymayanlar -ideolojik ya da maddi çıkar nedeniyle. Bu kesimler (MHP'de olan benzerleri de) erimeden, azalmadan orada durmaya devam edecekler mi; yoksa soruları ve hoşnutsuzlukları olanlar ağır basacak mı?

İkincisinin gerçekliğe daha yakın olduğu kanısındayım, ama muhalefetin de bu topluma "olabilir" bir gelecek imgesi sunabilmesi gerekiyor.

Ve bir soru daha: MHP desteğinde AKP iktidarının yönettiği bir Türkiye'de seçim, nasıl bir seçim olacak?

  • Abone ol