İşler kötü gittikçe devlet ile toplum, iktidar ile seçmen ve zengin ile fakir sınıflar arasında makas açılır. Sadece gelir dağılımı, maaş, hayat şartları veya kamu imkanlarından istifade açısından değil, fikri ve duygusal mesafe de artar. Makas açılırken, mesafe uzarken politikacı ile seçmen arasındaki iletişim şaşılacak şekilde bozulur. İktidar adamları, yoksulluktan şikayet edenleri bazen gizli bazen açık şekilde nankörlükte itham ederler. Kopuş böyle başlar…

Cebinde en pahalı sigara var… Elinde son model telefon var… Abartıyorsun…” gibi cümleler bu kopuşun eseridir. Zenginlik ve imkan içinde yaşayanın, yoksul olmayı, fakir olmayı anlayamadığı bir eşik vardır. İnsanın ekmeğe muhtaç olabileceği bir düşkünlüğü tasavvur edemez. Böyle ise, elindeki telefonu satıp fırına koşması gerektiğini düşünür. Kiminin sadece kuru bir ekmeğe muhtaç olduğu, kiminin ise ekmeğe muhtacım derken geçinememeyi kastettiğini anlayamaz.

***

Zenginlik ile fakirlik arasındaki makas açılmaya görsün. Makasın iki ucu birbirini duyamaz olsun… Bir ülke için bundan daha trajik hal olamaz.

Türkiye ekonomisi ağır ve ağırlaşmakta olan bir kriz içindedir. Hiçbir dolaylı izah veya rakamların birini öne çıkarıp diğerini unutturmak veyahut da istatistiklerle oynamak gerçeği değiştiremiyor. Çalışanların yüzde 43’ten fazlasının ancak asgari ücret kazanabildiği bir ülkede yaşıyoruz. İşsizliğin resmi rakamlarla yüzde 14, gerçekte ise yüzde 30’larda olduğu bir ülkede. Bu zayıf sistemi ayakta tutmak için kurulan ama zaman içinde siyasi bağımlılık yaratmak maksadıyla maksadından uzaklaştırılan doğrudan veya dolaylı sosyal yardım modeli de artık aksıyor. Kerim ve lütufkar devletin parası fakir fukarayı doyurmaya yetmiyor.

Ne yazık ki Türkiye, bugün sadece ekonomik kriz içinde değil; aynı zamanda kıt kaynaklarını akıllıca kullanma kabiliyetini de kaybetmiş durumdadır. Merkez Bankası’nın 128 milyar dolar rezervi bu kabiliyetsizlik yüzünden çarçur edilmiştir. Hem fakir hem de ne yaptığını bilemez bir ülke olmak gibi sıradışı bir tecrübeyi yaşıyoruz.

Manzara böyle olunca, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün hükümet sözcüleri bir gerçeğe dayanıp dayanmadığına bakmadan işlerin mükemmel gittiğini tekrarlıyor. Karşılarında ikna olmayan gözleri görünce, bu kez de onların nankör olduğunu düşünmeye başlıyor. Oysa çelişki gizlenecek gibi değil… Erdoğan, “İnsanlarımız çoğu zaman tedavi, üniversite eğitimi, iş, aş bulmak için Amerika’ya, Avrupa’ya gitmek zorunda kalırdı, hamdolsun bugün bu tablo büyük oranda tersine döndü” derken partisine bağlı belediye başkanları -ki hepsi hâlâ görevde- uçaklarla Avrupa’ya mülteci taşıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği özel ve ayrıcalıklı gri pasaportlarla, Almanya vatandaşı olmaya koşuyor.

***

Onların çocukları da… Araştırmalara göre gençlerin en az yüzde 45’i -bazı anketlerde yüzde 75’i- geleceklerini yurt dışında görüyor, fırsat bulursa yurt dışında okumak, çalışmak veya ne olursa olsun orada yaşamak istiyor. Harekete geçmeleri için bir gri pasaport yetecek. Pasaportumuz değilse bile gri pasaportumuz çok değerli; bunu kimse inkar edemez!

Kadınıyla, erkeğiyle vatandaşları ülkeden kaçıp mülteci olmayı göze alacak kadar umutsuz olan, gençleri de gitmeye yol arayan bir ülke olmak ürkütücü değilse nedir?

Yok yok, öyle değil” demek, başka rakamlar bulup buluşturmak, istatistikleri tersyüz etmek, bu tabloyu değiştirmez. Yüksek sesle söylenecek hamasetten başka sözü kalmayan bir ülke burası. Gösteriş, hava, caka, afra ve tafrayı maharet zanneden; vatandaşına yalan söylemekten bıkmayan bir ülke. Böyle olduğu içindir ki işler kötü giderken, gerçekle bağlar kopmuşken, makas açılmışken bile insanlara “İyisin, iyi” demenin yeterli olacağına inanıyorlar.

İyisin. Uzatma. Abartma!

  • Abone ol