Cuma akşamı Cumhuriyet’in internet sitesine giren okurlar, işçilerinin direnişi bir türlü sona ermeyen Migros’la ilgili bir “haber”le karşılaştılar. 

(Biliyorsunuzdur, Migros sendikaya giren işçilerini önce ücretsiz izne çıkardı, işçiler direnişe geçince mâhut “Kod 29”u kullanarak, yani salgın dolayısıyla ilan edilen işçi çıkarma yasağını aşmak için bulunan hinlik yöntemine başvurarak işten attı. Kod 29, işverenlere “ahlâk ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” gibi bahanelerle işçi çıkarma imkânı sunuyor.)

 Sitedeki başka her haber nasılsa öyle görünen bu başlık, spot ve metnin üslûbunda, yalnız, tuhaflık vardı. Bir defa başlık “Migros’tan asılsız iddialara cevap”tı ve işçilerinin iddialarına cevap verirken şirketin sosyal medyada paylaştığı mesajlardaki ifadenin tıpkısıydı. Spot, herhangi bir haber spotuna benzemiyordu. “Daha önce de gerekli açıklamalar kamuoyuyla paylaşılmıştır” falan deniyordu burada. Haber metnindeyse, “Migrosa yönelik haksız bir takım söylemler sebebi ile kamuoyunu şeffafça bilgilendirmek isteriz,” diyen bir özne vardı karşımızda. Bizzat Migros olduğunu şaşkınlık içerisinde anladığımız bu özne şöyle diyordu: “Migrosun çatısı altında çalışan herkesi kapsayacak şekilde insana ve emeğe saygılı, kadın - erkek eşitlikçi bir insan kaynakları politikası ana düsturumuzdur.” Yoksa okuduğumuz bir haber değil miydi?

Değildi tabiî. Cumhuriyet’ten hâlâ farklı -daha soylu!- tutum bekleyen okurların bir kısmı sosyal medyada itiraz ediyor, “Bari siz yapmayın,” diyordu, ama yapmışlardı işte. Şeklen hiçbir farklılık yaratmamış, işçilerin iddialarını Migros’un “asılsız” diye nitelemesine fiilen katılmış, şirketin açıklamasını haber gibi algılayacağımız şekilde bize itelemişlerdi. Yazıma iliştirdiğimiz görselden okuyabildiğinizi umuyorum: başlığın hemen üzerinde sitenin minik kategori bantları-linkleri var ve burada sözkonusu haberin linki, anasayfa ikonu yanındaki “Ekonomi haberleri” bantının sağında yeralıyor. Yani biz şu anda “ekonomi haberleri” alanındayız. Fakat haber değil, işçilere karşı şirket açıklaması okuyoruz. Ve bu fiilen gazetenin para karşılığı yayımladığı reklam.

“Türk basını”nın ana akım gazete ve televizyonlarının tamamı bu uygulamaları uzun zamandır yaygın şekilde yapıyor. Açıkçası Cumhuriyet’te bu kadar alenîsinin yapıldığının farkında değildim. E, bu da tabiî yayılma çemberinin biraz daha genişlemiş olması demek.

 

Hafif kokudan burun direği kırmacaya

 

Gazetelerde, televizyonda bize sunulan haberde bir malın, markanın, mağazanın, otelin, eğlence yerinin vs. övüldüğü görüldüğünde, “Reklam kokuyor,” denirdi. Bir vakitler. Güvenilir aktarım aracı “haber”i kullanarak birilerine ticarî çıkar sağlama, gazetecilik mesleğinde baştan men edilmiş eylemdi. Gazetecilik adı konmuş faaliyetin, tanımı icabı buna meydan vermeyeceği kabul edilmişti.

Artık bu kabul norm olmaktan çıkmakla kalmadı, altüst oldu. 

Önce, 1980’lerden itibaren uluslararası ölçekte yaşanan ahlâkî çöküş, giderek artan sayıda gazetecinin örtülü reklam yoluyla çıkar sağlamasını neredeyse olağanlaştırdı. Gazetecilerin davetler, geziler, hediyelerle “ayartılması” ezelden beri görülen şeydi. Ancak şirketlerin ve iş insanlarının gazeteci tavlayarak reklamını yaptırtma girişimleri genellikle, bir şekilde usûlüne uydurularak, uygun fırsat kollanarak, vesile bulunarak yürütülür, fazla göze sokulan uygulamalar çabuk fâş olur, bu işlere fazla dalan meslek erbâbına da iyi gözle bakılmazdı.

Basının “medya”ya dönüştüğü, gazete-televizyon kanalı sahipliğinin başka sektörlerde, başka alanlarda yatırımları bulunan iş insanlarının eline geçtiği dönüşüm yıllarında, reklamın gazetecilik faaliyeti üzerindeki etkisi arttı. Haberciliği ve gazeteciliğin toplumsal işlevini giderek geriye iten, ticarî faaliyetin kârlılığını belirleyici kılan pervâsız neo-liberal iş ahlâksızlığı kendi normlarını yerleştirdikçe, gazetecilik, para getiren başka işlerin taşıyıcısı, aracı, vesilesi konumuna düşürüldü. Gazete çıkıyordu, çünkü ona reklam alınabiliyordu; televizyon kanalında programlar yapılıyor, yüksek yüksek maaşlar veriliyordu, çünkü karşılığında reklam alınıyor, para kazanılıyordu. Böyle bir süreç içerisinde, yalnız daha düzgün, derinlemesine, ayrıntılı haber için yapılacak harcamaların zamanla kısılacağı, reklam getirecek işlere daha çok para yatırılacağı ve emek harcanacağı belliydi. Nitekim öyle oldu. Şimdi anlıyoruz ki, mesleği yoksullaştırıcı bu yönelim, zararın küçüğüymüş.

Asıl başka işlerden para kazanan, gazeteyi-televizyonu da bu işleri için kaldıraç, anahtar, pompa vs. olarak, propaganda veya şantaj aracı olarak kullanma niyetindeki birileri medyaya sahip olunca, yayın organları araçlaşmıştı. Gazetecilik, bir dolaylı çıkar sağlama faaliyetini yürütebilmek için mecburen sürdürülen yardımcı, bazen paravan iş konumuna sürüklenmekteydi. Habere, gerçeğe değil, onlar üzerinden sağlanacak ticarî çıkara öncelik verilmesini âdetâ doğal varoluş hali sayan kadrolar bu ortamda medyanın belirleyici makamlarına yerleştiler. Çabaların reklama yoğunlaştırılması, mesleğin altından zeminin çekildiği böyle bir ortamda, demin belirttiğim üzre, felaketin ufağı gibi gözükebiliyordu.

Daha büyüğünün gelmekte olduğunu gazetecilerin pek azı hissetti, maalesef çoğu da umursamadı. Çünkü basının paraya doğru her atılımında gazetecilik mesleğini çevreleyen ilkeler parçalanıyor, isteyen istediği yere rahatça sıçrayabiliyor, ana akımda medyanın kaymak tabakası oluşuyor, halinden hiç de şikâyetçi olamayacak bir ayrıcalıklı orta tabakanın üzerinde yükseliyordu. Bir eşik daha atlandığında, reklamla haberi içiçe geçirme, karşısındakinin reklamlığını okurdan gizleme gibi bir gazetecilik suçu -evet, bu doğrudan meslek suçudur- olağan pratik haline getirildi. Şirket bültenlerinin haber görüntüsü altında olduğu gibi yayımlanması mesleğin özünü ve itibarını korumak isteyenleri dehşete sürüklerken, bizzat şirketlerin hazırladığı mizansenler gazete sayfalarını doldurmaya başladı. 

 

Faruk Bildirici’nin anlattıkları

 

Mesleğe ömrünü vermiş (12 yıl Cumhuriyet, 27 yıl Hürriyet, toplam 39 yıl) ve bunun dokuz yılını “okur temsilcisi”-ombudsman olarak, gazetecilik sorunlarıyla boğuşarak geçirmiş meslektaşım Faruk Bildirici’nin son kitabından öğreniyoruz ki, gazetelerin bütünüyle şirket tanıtım-reklam bültenleri haline gelmesine yolaçacak dönüşüm çoktan başlamış, ilerliyor. Medya eleştirisini ve mesleği doğru dürüst yürütmeleri için gazetecileri eleştirme, uyarma işlevini Medya Ombudsmanı sitesinde sürdüren Faruk’un kitabı (Medyanın Ombudsmanı, Saray’ın Medyası. Hürriyet’teki Etik Kavgasının Bilinmeyenleri, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2021), kendisinin “haberi paraya dönüştürme” diye tanımladığı işler konusunda epey örnek içeriyor. Görüyoruz ki, artık reklam-tanıtım yayınları bizzat gazete içinden tasarlanıp şirketlere sunuluyor, pazarlanıyor. Bunların reklam servislerinin şirketlerle yaptığı işbirlikleri sonucunda oluşturulup yazıişlerine kabul ettirildiği, yani yayımlanmaları için gazetecilerin baskıyla ikna edildiği dönem en kötüsü değilmiş demek ki.

“Haber yapmak için açıkça ücret istendiği uygulamalardan bile kaçınılmıyordu,” diye anlatıyor Faruk Bildirici (s. 202). Ve DHA’nın kurumsal pazarlama müdürünün 2017 Nisan’ında özel okullara gönderdiği yazıyı örnek olarak önümüze koyuyor. Şöyle aktarmış: “…Okulları için ayda 3 adet haberin görüntülü olarak takip edilmesi ve yerel/ulusal tüm DHA abonelerine (medyaya) servis edilmesi. …Okulları tarafından gönderilen tüm Basın Bültenlerinin haber formatına uygun bir şekilde kendi kategorisinden DHA abonelerine (medyaya) servis edilmesi. Gündeme yönelik özel eğitim haberlerinin … Okulları Rehberlik Bölümü ile çalışılması (Kurumsal İlişkilerinden onay alınarak). Servis edilen tüm haberlerin kamuoyuna dha.com.tr’den duyurulması. 12 aylık çalışma için; Aylık fiyat teklifimiz 6000 TL + KDV. Teklifimiz 5 Mayıs 2017 tarihine kadar geçerlidir.”

Faruk, “Üstelik,” diye getiriyor devamını, haber için bu denli pervâsız biçimde para istenmesinin doğru olmadığı hatırlatıldığında da, ‘Diğer ajanslar da yapıyor, ne var bunda?’ yanıtı veriliyordu.”

Doğru dürüst gazetecilik yapılsın diye uğraşan hepimizin moralini bozan olgular bunlar. Ama uğraşmayıp da ne halt edeceğiz?

Popülist-faşizan tek-adam iktidarlarının bütün dünyada gazeteciliğe varoluşsal tehdit yarattığı dönemde büyük-güçlü basın kuruluşlarının Sınır Tanımayan Açgözlüler güruhunun eline düşmüş oluşu büyük talihsizlik. Ve büyük risk.

  • Abone ol